Besmele ile. Aziz 10 Yazar okurları.
Önce bizi böyle bir mecrada buluşturan Erol Erdoğan’a teşekkür etmeliyiz. Bu bir başlangıç yazısı. Erbabı bilir ki, muharriri için, belki de bundan evvel yazdığı birçok yazı olsa da, bir muarefe alanında “ilk yazı”, yazılması en zor olanıdır. Bundan dolayı okuyucuların engin hoşgörüsünü istemek ve anlaşılmayı beklemekten başka bir yol yoktur.
Yazmak sorumluluktur. Bu sorumluluk önce Rab’in nimetine karşıdır. Sonra Resul’ün emanetine karşı. Daha sonra Millet’e ve nihayet başta insan olmak üzere tüm mahlûkata. Ve elbette kendi vicdanına karşı.
Bu başlangıçtan sonra, nasip olursa düzenli aralıklarla birlikte olma arzumuzu izhar ile yazarken neleri esas alacağımızı, nelerden vazgeçmeyeceğimizi, nelerde ısrarlı olacağımızı paylaşalım:
Bu yazı, bundan sonra okumanızı ümid ettiğimiz yazılarımızın çerçevesini sunma vesilesi olacaktır. Yani, yazarken nelerden beslendiğimizi, hangi endişelere müsnet yazdığımızı, hangi sevdalara yanık yazdığımızı paylaşalım:
Önce, asıl bilgi kaynaklarımız olan akıl, beş duyu ve doğru haber (vahiy ve mütevatir haber)’e müracaat edeceğiz. Sonra akıl, havassı hamse ve vahyin doğru anlaşılması için “kulları içinde Rabbi’ne haşyetle itaat eden ilim sahiplerinin” disipline ettiği temel kaynaklara başvuracağız. Daha sonra, aklederek, fikrederek tenkid ve teklif düzeyine çıkarabildiğimiz sonuçları arz edeceğiz. Şüphesiz ki sizinle paylaştıklarımız, bizim anlayabildiklerimizden öte bir şey değildir. Yani “yanılma payı olan doğrular”ımızı sunacağız. Elbette bizim paylaşmadığımız “doğruluk payı olan yanılgılar” da mevcuttur. Moda olanın peşine düşmemek, ama tekâmül olgusunu da göz ardı etmemek niyetindeyiz. Biliriz ki “sabit kadem” olunacak kabuller vardır. Bunlara sıkı sıkıya yapışacağız. Gözümüz ileride olacak. Lakin “heva ve heves” uğruna dünü unutmayacağız. Aksine bugün’ün dün ile anlaşılabileceğini, yarının da bugünden inşa edilebileceğini hep göz önünde bulunduracağız.
İkinci olarak, yazılarımız ekseriyetle hukuk ekseninde olacaktır. Hukuk ilminin tarifinden temel prensiplerine, hak ve yükümlülüklerimizden adalet sisteminin cerhine, meşruiyet meselesinden ahlak’a, kanun vazından hakim içtihadına kadar uzanan yelpazede yazcağız. Günlük meselelerin üzerinde temelli meselelerle irtibatı münasebetiyle duracağız. Fakat pratik hukuk ihtilafları bu mecranın dışında olacaktır.
Hukuk eksenli yazmak, ileriki yazılarımızda çerçeve kavramın tarifini verdiğimizde, daha anlaşılır olacağı üzere; siyaset ve iktisat, eğitim ve ahlak, güvenlik ve refah üzerine yazmayı da gerektirecek. Elbette dil ve sanat, imar ve şehirleşme üzerine de yazmak durumunda kalacağız. Zira bu alanların her birisini düzenleyen, vazedilmiş, çerçeve ve detay düzenlemeler olduğu malumlarıdır. Hâsılı yazılarımız, medeniyet üzerine hukuk karakteri belirgin düşüncelerimizin paylaşımı vesilesi olacaktır.
Yazarken elbette sınırlarımız olacaktır. Bu sınırlar, müesses hukuk düzenine bağlı kalmaktan ötedir. Yazarken, zülfüyare dokunabiliriz. Yazarken, ürken fincancı katırlarının çıkardığı gürültü bazen sanal olarak artabilir. Eminim ki, en haklı ve en gür ses vicdanlarda makes bulacak hak söz’ün sesidir. Niyetimiz insanoğlunu dünya ve ahiret mutluluğuna davettir. Niyetimiz, “iyiliği emredip-kötülükten sakındıran”lardan olmaktır. Keza niyetimiz insanımıza hayatın edilgen bir objesi değil, etken bir sujesi olmasını söylemektir. Elhasıl niyetimiz adaletten, iyiden, doğrudan ve faydalıdan yanadır. Sınırımız, kamu vicdanını rencide etmemek, güzel bir üslupla, anlaşılabilir bir lisanla söylemektir. Sözümüz; kiraya verilmiş akıllarda, tutsak idraklerde ve mesleği ifsat etmek olan güç sahiplerinde endişeye mahal verecekse de asla maşeri vicdanda rahatsızlık doğurmayacaktır. Buna mukabil yersiz endişelere bürünüp de “zihinleri çatlatırcasına” söylemek yolunda azimetten geri durmamak kararlılığındayız. Biliriz ki ezber bozmak kolay değildir. Yine biliriz ki “Kudret” sıfatına haiz olana hesap vermek endişesi, sınırlı iktidarlara hesap verme endişesini izale etmeden mesuliyet üzerimizden sakıt olmaz.
Yazmak sorumluluktur. Yazmak bir de hüküm vermektir. Yazan, mesul olduğu mercilerin en küçüğü olan kendi vicdanında; hükmünün üç vicdanda aksinin müspet olmasına dikkat etmek sorumluluğu altındadır. Yani “hevasından bir şey söylemeyenin” yoluna sadık kalmak sorumluluğu. Bu büyük bir sorumluluktur. Üç vicdan ise; mağdur vicdanı, amme vicdanı ve sanık vicdanıdır ki herhalde “adil hüküm” ancak böyle kurulabilir. Adl (mutlak adalet sahibi olmak) Allah’ın esmaındandır. Kulun işi Adil-i Mutlak olan Yaratıcının emrine muvafık olarak, “hükmettiğinde, adaletle hükmetmektir.”
Bu yazıyı herhalde şöyle bitirmek münasiptir. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Biz onun bize öğrettiklerinden başkasını bilemeyiz. Onun ilmi, ilmin aynıdır. Bizimki ancak şibihtir. Başka bir ifadeyle O bizatihi bilir, biz ise ligayrihi bilebiliriz. Yani O’nun zati sıfatları hiçbir mahlûkta olmaz. Subuti sıfatlarının da ancak benzeri ve O’nun takdir ettiği kadarı mahlûkta olabilir. İnsan olarak “eşref-i mahlûk” olmamız hasebiyle haddimizi biliriz vesselam.