Abdullah ARAR
Kapatma davası ve kavramlar üzerinden tartışma

Kapatma davası ve kavramlar üzerinden tartışma

Bu yazının kaçınılmaz olarak bir makale boyutunu aşması gerekiyor. İddianame ve savunma ayrıca değerlendirilebilir. Sabrınız için teşekkürler.

Burada vereceğimiz tanımlar, ortalama idrakin anlamlandırabileceği tanımlar olacaktır. Bu kavramların bir kısmına ilişkin orta hacimde kitaplık tartışmalar gerektiği de izahtan varestedir. Biz kastımız anlaşılabilir olsun diye kavramlara yüklediğimiz anlamları paylaşmak istedik. Bir sıralama gözetmeden ve tadadi olmadan kavramlar dünyasında gezintiye buyurun.

İnsan: Yaratılanların en şereflisi olup, işiten, gören, düşünen, hüküm veren, irade sahibi, isterse inanan, isterse kâfir olan…

Din: İnsanoğluna; iman, amel, muamelat, ukubat alanlarında prensipler vazeden, inananlarına ve inkâr edenlerine akıbetlerini haber veren ve vahiy alan elçi/peygamber vasıtası ile bildirilen ilahi mesajlar bütünü. Mükemmel ve insanlık için Yüce Allah’ın seçip razı olduğu son din elbette İslam’dır. Son elçi de, şeksiz şüphesiz Hz. Muhammed (sav)’dir. Din ile şeriat da vazedilir.

Hukuk: Kişinin lehine ve aleyhine olanı bilmesidir. Leh ve aleyhe olan yani hak ve yükümlülük belirleyen hukuk metinlerine mevzuat denilir ki, Anayasa, yasalar, tüzükler, yönetmelikler, uluslar arası anlaşmalar vb şeklinde bilinen ve etkileri ile hiyerarşileri farklı düzenlemelerdir.

Millet: Bir medeniyet mülahazası taşıyan, ortak değerler, ortak idealler, ortak kaygılar etrafında birleşmiş insan toplulukları.

Medeniyet: Hayatı ve kâinatı izah eden, doğumdan ölüme ve ötesine ait iç tutarlılığa sahip değerler bütününe dayanarak oluşturulan maddi müessesler ile algılar/yaklaşımlar bütünü.

Devlet: İnsanların güvenlik, adalet, imar-ihya, maddi-manevi kalkınma için gerekli olan eğitim, sağlık, ulaşım gibi ortak ihtiyaçlarını kendi adlarına karşılamak üzere teşkilatlanmaları sonucu, belirli bir coğrafyada ortaya çıkan hükmi şahsiyet.

Siyaset: Millet ve devlet idaresinin ilim ve sanatı.

Siyasetçi: Siyasi mücadele ile devlet erkini yönetmek üzere hükümete talip insan. İki çeşit siyasetçi vardır. Birincisi salt olarak devletin genel ve yerel yönetim kademelerinde yasama ve yürütme, dolaylı olarak yargı erkine talip siyasetçi. Millete rağmen, jakoben elitist azınlık, zadegân taifesi. Söylemi “oyunu ver, gerisini merak etme” den öteye geçmez. Kriterleri dost-ahbap, akçalı ilişkiler, yalancı da olsa şöhretten öte değildir. Oy desteğini milletten alırlar, işlerini koalisyon ortakları ile yaparlar, hesaplarını da işbirlikçilerle görmeyi yeğlerler. Ücretleri de makam, çıkar, ihale, kayırma ve kayrılma şeklinde tezahür eder. İkinci siyasetçi tipi ise; millete ait iktidar yetkisini millet adına kullanmaya talip yani Milleti iktidara taşımak ve bunu sürekli kılmak isteyen, ücretini milletin destek ve duası ile Allah’ın sonsuz mükâfatı şeklinde alma yolunu seçen, söylemi de “ey milletim, sana ait olanı senden olana ve ehil olana verelim, birlikte yönetelim” şeklinde özetlenebilir. Kriterleri adalet, emanet, ehliyet, istişare/meşveret ve maslahat’tır. (Genç dostlara; adalet: yasama, yürütme ve yargının adil bir çerçevede icrası, emanet: yönetim görevi milletin emaneti olup iki defa titizlik göstermek, ehliyet: işlerin ehli/uzmanı tarafından yapılması-yaptırılması, istişare/şura: işlerin danışılarak ve ortak kararla yapılması, yönetişim, maslahat: milletin imkân ve vasıtalarının sadece milletin ihtiyaçlarına ve öncelik sırası ile sarf edilmesi.

Siyasi Parti: Hükümete, yani devlet kurumunu işletmeye talip siyasi projeleri olan/olması gereken tüzel kişilik.

Cumhuriyet: Yönetimin bir sınıfın (işçi, ruhban vb) veya bir hanedanın mı elinde olacağına ilişkin tartışmalarda, egemenliğin millette olduğuna ve bunu yetkili organları marifeti ile kullanmasını öngören rejim.

Demokrasi: Milletin egemenliğini kullanırken, bu görevlere seçilme, atanma, bunlar arasındaki yetki görev tartışmalarında, rejimin işleyişine dair yöntem. Doğrudan demokrasi,  temsili demokrasi, parlamenter demokrasi hep bu yöntem tartışmalarından çıkar.

Hukuk Devleti: Milletin siyasal organizasyonunun tüm kurum ve kuruluşları ile bunların yetki ve görevlerinin normlara bağlı olması. Burada kanun devleti kastedilmez. Kanun devleti aşkın bir değer olan adalete her zaman ve şeraitte elverişli olmayabilir. Elbette kanunlara riayet edilecektir. Ancak hukuk devleti, kurucu toplumsal sözleşme dâhil, tüm mevzuatını, insanın ve toplumun maddi-manevi kalkınmasının önündeki engelleri kaldırmak ve sürekli gelişmenin yolunu açmak için sürekli elverişli hale getiren devlettir. Burada, insanın temel hakları, hürriyetleri, ihtiyaçları esas alınır. Devlet ancak milletin ihtiyaçlarını karşıladığı oranda başarılı bir organizasyondur. Değilse revize edilir, ıslah edilir, fonksiyonel olmayan kurumlar lağvedilir. Yeni ihtiyaçlara uygun yeni kurumlar ihdas edilir. Devlete duyulan saygı da milletin her birerinin ortak iradeye/sosyal mukaveleye duyulan saygı sebebi iledir. Bu bakış açısı yerine statükodan beslenenlerin sanal ve geçici iktidarları uğruna, millete rağmen hüküm sürmek arzusunda olanların ayak diremeleri maazallah devletin sonunu getirir. Statükonun bizatihi kendisi asla kutsanamaz. Buradan hareketle, devletin niteliklerine dair veya başka alanda insan eliyle vazedilen hiçbir prensip ve kurum dokunulmaz ve layüsel değildir. Mesela “ devletçilik” prensibi ve “egemenlik” kavramı AB, ABD ilişkilerinde nerede durmaktadır?

Hükümet/İktidar: Devlet kurumunu idare eden güçtür.

Anayasa: Devletin karakterini ve işleyişini çerçeve olarak belirleyen içtimai sözleşme niteliği olan/olması gereken üst hukuk metni. Bu metin devletin sistemini ve yönetimin karakterini belirler. Uygulamada,  hazırlanışı, değiştirilmesi 1961 ve 1982 anayasalarının her ne kadar ihtilal ürünü olması söz konusu ise de darbeciler bile “meşruiyet” şartını sağlamak için halkoyuna başvurmuşlardır.

Meşruiyet:  Kamu görevi dâhil yapıp ettiklerimizin maşeri vicdanda kabul görmesine dayanak olan anayasa, yasalar, sözleşmeler, örf gibi mesnet normlar.

Kuvvetler Ayrılığı: Genel kabule göre; devletin yasama (işleyişin hukuksal çerçevesini vazetme), yürütme (idarenin fiili işleyişini deruhte etme) ve yargı (ihtilafların çözüme kavuşturulması) erklerinin ayrı kurumlarda olması hali. Teoride kuvvetler arasında hiyerarşi yoktur denilse de uygulamada etkileşimin çok olduğu vakıadır. Bazen yetki aşımından, bazen de yetki gaspından söz edilmesi gibi. Hatta bazen bir erkin bir unsuru, başka bir erkin en üst temsilcilerine brifing! verebilmekte, bazen balans ayarlanabilmekte, bazen de ast bir erk bütün erkleri klasik-modern-post modern darbelerle alaşağı edebilmektedir.

Merkezi-Mahalli Yönetim Kademeleri: Devletin, ülke içinde ve dışında ifa edilecek tanımlı görevlerinin deruhte edilmesi amacıyla kurulan yönetim birimleri. Cumhurbaşkanlığı, Kabine/Bakanlıklar, Diyanet İşleri Başkanlığı, Yüksek Mahkemeler ve İlk Derece Mahkemeleri, Genel Kurmay Başkanlığı, MİT, Valilikler, Kaymakamlıklar, Belediyeler…

İrtica: Bulunulan durumdan daha elverişsiz bir duruma geriye dönüş.

İstismar: Bazı değerlerin (din vb) ve toplumsal katmanların (kadın, çocuk, köylü, işçi, vb)  siyasi, ekonomik veya sosyal bir çıkara alet edilmesi. Bilinmelidir ki istismar edilme potansiyeli olan değerler ve kesimler ancak baskı altında tutulursa istismara elverişli hale gelir. Muğlâk istismar tabiri, samimi özgürlük ve refah paylaşımı istekleri ile sahiden istismar edicilerin söyleyip ettikleri birbirine karışır. Yani din örneğinde olduğu gibi inanma ve yaşama hakkını savunmakla “az bir bedel karşılığı Allah’ın ayetlerini satmak” nasıl birbirinden ayırt edilecek? Mesela işçinin refah ve adil gelir paylaşımı isteği ile sarı sendikaları yapıp ettiklerini asıl tefrik edeceğiz? Keza “haydin okula” diyeceksiniz ama bin bir engeli de birlikte dayatacaksınız. İstismara ne oldu? Burada şu meseleyi tartışmak zarureti vardır: laiklik gibi, irtica gibi,  içeriği amme efkârında ortak tanım bulmamış kavramlar üzerinden tartışmak ve bunu sürekli yapmak herhalde toplum mühendisliğinin psikolojik savaş manivelası olmasın sakın?

Milli Güvenlik Siyaseti/Belgesi: Devlet aklının millet ve vatan için öngördüğü iç-dış tehlikeler ve bunların bertarafı için alınacak tedbirleri belirleyen anlayış ve bunun belgesi. Her ülkede nizami-gayrinizamî savunma organları bulunabilir. Bu anlaşılır şeydir. Anlaşılır olmayan şey, bu güçlerin millet adına iktidar yetkisini kullananların gözetim ve denetimine açık olup- olmaması hususudur. Bilindiği gibi “ulusal güvenlik tehdit algılaması” her ülkede farklılık arz eder. Bizde ise klasik tehdit algısı; “irtica, bölücülük ve komünizm” idi. Komünizm algısı gündemden kalkmadı ise de şu anda geri plandadır. Ne var ki iktidar mücadelesinde bölücülük ve özellikle irtica her zaman maymuncuk rolünü sürdürmektedir. Mili güvenlik siyaset belgesi/kırmızı kitapta başka neler var bilinmez, belki de bilinmesi istenmez. Şüphesiz devlet aklı öncelikle dış saldırılara karşı alacağı önlemleri uluorta kamuoyu ile paylaşmaz. Fakat mesela, neslin sağlıklı ve ahlaklı devamı yani toplumun sosyolojik varlığının korunması ve idamesi, enerji, su, ekonomik/mali güvenlik (bankaların, stratejik varlıkların satışı…), biyo-genetik saldırı, milletin inanç değerlerinin profanlaştırılması/sekülerize edilmesi, diyalog çalışmaları… kırmızı kitaba girmeye değer mi? Mesela ABD,  AB,  BOP,

D–8,  İKÖ ulusal güvenliği ilgilendiren şeyler mi? “Hard pover” işgaller yanında “soft pover” işgallere nasıl bakmalıyız? Yoksa ABD stratejik müttefik, AB medeniyet projesi mi? Diyaloglar, eşbaşkanlıklar ne oluyor? Hadi şom ağızlık edelim yoksa millet bölücülük ve irtica dışındaki kavramlardan anlamaz da zadegân takımı duruma hakim mi? Her ne ise Osmanlıda da şikâyet edilen, Cumhuriyetimizin başından bugüne hep açık ve yakın tehlike olduğu söylenen irtica ne menem bir şeydir ki gelmesin diye cihan devleti yıkıldı, gelmesin diye envai çeşit hükümet darbeleri yapıldı. Zaten gelemez de, ben 40 yıldır bu öcüden ödü koparılmış insanları anlamak istiyorum anlayamıyorum.  Burada bir de gayrinizamî harp unsurlarının yetki ve görevleri suiistimal etmesi sonucu çıkan tartışmada, ilgililerinin derdesti yerine kurumların lağvı mı gerekir? Yoksa NATO konsepti! değişti mi? Atlantik ötelerinde başka anlayışlar mı türedi? Ya da yeni derinliklerin inşası tartışmasından ne anlamalıyız? “Derin devlet” tartışmaları vuzuha kavuşmalı değil mi?

Bozgunculuk/ Fesat: İnsanın insanla, tabiatla ve yaratıcısı ile ilişkilerinin koparılması. Bunun için insan kendine yabancılaştırılır, değerleri tahrip edilir, hakla batıl karıştırılır, akıllar zincire vurulur, duygular süfli hale getirilir. Bu suretle fert, aile, toplum ve insanlık alemi kavgaya kaosa sürüklendi mi alın size bozgunculuk. “Hemen şimdi burada hepsi benim olsun” anlayışı hükümferma oldu mu alın size fesat. Fesat sonunda can, mal, akıl, nesil ve inanç emniyeti ortadan kalkar.

Sivil Toplum: Devlet yapılanması dışında, ancak devletin belirlediği mevzuat kapsamında, devlet kurumları gibi zorunluluk değil, gönüllülük esasına göre kurulup işleyen ve kamu denetimine tabi yapılanmalardır. Vakıf, dernek gibi.

 

II-Neler Oluyor?

Ortada manipülatif haberler, kirletilmiş bilgiler, maksada matuf sızdırmalar var. Durum böyledir diye, “ dur bakalım ne olacak” diyemeyiz. Tarih yazılırken seyretmek bu millete yakışmaz. Zira bu milletin genetiği edilgen olmaya elvermez. Eğer tarih bilgimiz, sosyal değişimlere dair fikrimiz, medeniyet algımız, gelecek tasavvurumuz, aklımız ve vicdanımız varsa, bunların mecmuu bize herhalde şu tespitleri yapmayı ve bazı vazifeleri deruhte etmeyi, yani makûs talihe dur deyip geleceği inşa etmeyi emrediyor.

1-İktidar partisinin kapatılması davası, Başsavcının iddianamesi ile partinin savunmasının Mahkemede hallü fasl edilecek bir dava olmasından öte bir şeydir.

2-Ortaya çıkan durum devrim-karşı devrim, çağdaşlık/laiklik-irtica, Ergenekon soruşturması- derin devlet sözcükleri ile geçiştirilecek bir şey değildir.

3-İktidar partisi iki defa üst üste ve önemli oranda millet desteğin anlamını kavrayamamıştır. Millet iktidar partisine AK Parti iktidarını değil kendi iktidarını kursun ve devamlı kılacak değişiklikleri yapsın diye destek verdi. Yani hürriyet, adalet ve refah taleplerini haykırdı. Şimdi geçen geçti. Dövünmek ve “mağdur olduk demek” zamanı değil. Ya millet iktidarını sağlayacak, hukuk devletini tesis edecek adımları atacaksın. Aldığın oy yetmedi ise mevcut hukuki fiili engelleri millete anlatacaksın, milletin desteğine ve gücüne müracaat edeceksin. Ya da emaneti ehline tevdi edeceksin ama asla zadegân takımına, jakoben elitlere teslim etmeyeceksin. Bunun için iddia ve irade taşıyorsan ne ala. Taşımıyorsan örnekleri mebzul miktarda görüldüğü gibi, ya işbirliğine zorlanır veya paralelize edilirsin. Sonraki adım ise nöbetin sonu.  “Millet kazanacaksa biz kaybedelim” şeklinde bir anlayışla sorun çözülmez. Milletin kazanması için kaybederek değil, sürekli kazanarak sonuç alınır. Devlet yönetimi basireti, feraseti gerektirir. Ehem-mühim sıralamasını gerektirir. Çıkan sorunları çözmek bir şeydir, ama sorun çıkmadan muhtemel sorunları çözebilmek daha başka bir şeydir.

4- Siyasal çaba onur işidir. Hiçbir makam, hiçbir dünyevi çıkar ve hiçbir korku “millet yolunda azimetten” alıkoyamamalıdır. Gerek ve yeter şart, zihni ve maddi kirlenmişliklerden uzak olmak, uzlaşı ve değişim kavramlarının büyüsünden sıyrılmak ve iddiayı, iradeyi kuşanmaktır.      

5- Akil ve sorumlu herkesi, her şeyi yeniden anlamlandırmaya ve buhrandan yeni bir geleceği birlikte inşa etmeye davet ederiz. Vesselam.



abdullah.arar@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (2)
Osman ÇELEBİ tarafından 2008-05-22 12:03:37 tarihinde yazılmış
diyelimki..
S.A. Diyelimki AKP kapatıldı. Bir takım teşebbüslerle yine akp iktidara geldi. ve akp iktidarı kesintiye uğramadı. diyelim bu olay bu şekilde devam ede durdu. bu iş kanatimce liberal batının sosyal demokrat bir sol parti oluşturmasına kadar gider. böyle bir parti kurulduğundada akp nin pabucu dama atılır. batı işbirliği kemalizmi boğar da çöpe gider. çokmu umutsuzum bilmiyorum. bence sosyal demokrat parti kurun.
Osman ÇELEBİ tarafından 2008-03-31 19:49:50 tarihinde yazılmış
sormazlar mı adama
Selamunaleykum.. Sormazlar mı adama: MHP gibi bir sağ parti de var iken meclistte neden adam gibi anayasa değişikliği yapmıyorsunuz? Darbeden ve müdahaleden korktuğunu söyleyip, bunu bahane edip hala niçin müdahale olmuyor iken gerekli türban ve parti kapatma ile ilgili yasalar geçmez? Başörtüsü zulmünü bitirdik diyelim çözelim. Acaba memlekette işsizlik ve ekonomi düzelecek mi? TUSİAD yada AB, ABD, IMF gibi kurumlarla bu iş nereye kadar gidecek? Bi takım özgürlükleri sağlamak daha ne kadar taviz?