Bundan yıllarca önceydi. Devlet babanın ‘Newroz diye bir şey yoktur nevruzdur ve bayramdır hadi kutlayın ve mutlu olun bu bir emirdir” diyerek Allah ne verdiyse jop, tazyikli su, kurşun yağdırmadığı günlerdi.
O zamanlar bayramlar, kutlamalar hepimiz için sevinçli günlerdi. Ortalığın toz duman olduğu, savaşı andıran görüntülerin yaşandığı günler değildi.
Uzun süren kışın, pencerelerimize kadar yükselen karların ardından; güneşin sıcak yüzünü göstermeye başladığı günlerde biz çocuklar için gerçekten eğlenceli günler başlardı. Çocukluğumdan artık hayal meyal hatırladığım kutlamalardı bunlar. Büyüklerimizin ‘ah siz eski günlerde görecektiniz, ne büyük ateşler yakılırdı” sözlerinin eşliğinde hazırlıklar başlardı. Olsun ateşlerimiz küçük de olsa ‘newroz, cigur’ bizimdi. Ve bir çocuk için yeterince renkli günlerdi. Newroz zihnimde sadece ateş yakmak, o ateşin üzerinden atlamak, halaylar çekmek olarak canlanmıyor. Birbirine bağlı veya bağımsız başka kutlamalar, ritüeller de vardı çocukluğumun baharlarında. Geceleri bir çeşit meşalelerle delikanlıların yaptığı ateşli gösteriler. Karanlıkta çizdikleri şekiller. Bir tür korkuluk yaparak bütün köyün evlerini gezerek tekerlemeler eşliğinde topladığımız buğdaylar. O sırada söylediğimiz tekerlemeler, bazı evlerden ritüel gereği üstümüze su atılması… Soğan kabuğuyla pişirdiğimiz yumurtalar. O yumurtaları tokuşturup bir tür yarış yapmalar. Velhasıl daha birçok renkli hatıra. Artık yok olmaya yüz tutmuş birlik ve beraberlik günleri. Şenlikler, mesireler… Bu kutlamaların Anodolu’nun bütün kültürlerinde benzerleri var. Bu topraklarda yüzyıllarca yaşayanların günlük yaşantılarının, kutlamalarının, yaslarının birbirleriyle örtüşmesi normal. Normal olmayan ‘bayram’ın kalıplara, şekillere ve yasaklara konulmaya çalışılması.
Bu ortalığın toz duman olduğu günlerde çocukluğumun o renkli hatıralarını daha çok özlüyorum. Daha ilk günlerinden itibaren hepimize neşe, oyun ve renk getiren bahar günlerini… Tüm işlerin imeceyle, türkülerle çoluk çocuk, kadın erkek birlikte yapıldığı o yaz günlerini özlüyorum. Televizyon ekranlarında o toz-duman, hır-gür, dayak-öfke görüntülerini görünce buruk bir acı dimağımı yıkıyor. Çocukluğumun o renkli newroz günlerinden bu günlere nasıl geldiğimizi düşünüyorum.
Bir yerde yanlışlık olduğu kesin. Kutlamaları resmiyette kabul edip, kendi ölçülerine göre kutlanmasını isteyen devlet baba yanlış yapıyor. Bu görüntülerin sadece yasakların olduğu illerde yaşanması bunu açıkça ortaya koyuyor. Bu sertliğe bir o kadar sert çıkış yapan, çocukların ellerine taş verenler de yanlış yapıyor. Asıl derdim doğrunun-yanlışın kimde olduğu değil. O çocukların yaşadıkları… Çünkü olan çocuklara oluyor.
Anılarında bayramı savaş ve acı günleri olarak hatırlayacak bir nesil yetişiyor. 90’lı yıllarda doğan çocuklara newrozu sorun bakalım; bayram olarak hatırlayan çıkacak mı?
Asıl dimağımı yakan buruk acı bu…
Çocuklarımız bayram gibi yaşanan bayram günleriyle büyümeli ki yarınlara umut büyütsünler. Bir bayramları var ellerinde kendilerini çocuk gibi hissedebilecekleri onu da çok görmeyin.
“Nevruz resmi bayramdır” demekle bayram olmuyor. Bunu bu yıl büyük acılarla tekrar yaşadık. “Mutlu ol bu bir emirdir” demekle de mutlu olunmuyor devlet baba. Bunu bizden öncekilerde acı tecrübelerle yaşamış olmalısın.
Bir dahaki bayramda özgür bırak çocuklarını…
Bırak herkes istediği gibi kutlasın bayramını.
İsteyen newroz, isteyen nevruz desin.
Ve istediği gibi kutlasın. Özgürlük iyidir…
Ve bayramlara da çok yakışır.