Bahar geldi evet. Tüm haşmetiyle, börtü böceğiyle, yeşilin tüm tonlarıyla bahar geldi yine… Ama biz ıskalıyoruz, görmüyoruz. Nicedir içimizdeki karanlıklarda boğulduğumuz için olsa gerek, üstünden ölü toprağını atan tabiatın uyanışını fark etmiyor çoğumuz. Biz kendi üzerimizdeki ölü toprağını bir türlü atamıyoruz. Aramızdaki mesafeleri kapatamıyoruz.
Toplumumuzdaki insanların önce kendilerine sonra birbirlerine bu denli yabancılaşması, hatta bu çağın insanlarındaki yabancılaşma hastalığı, bu yazının sınırlarını aşacak kadar ayrıntılı sosyolojik izahı olan bir konu. Fakat ben, kısaca teknolojinin bu konudaki etkisini sorgulamak istiyorum.
Evet, biz kendi rengimizi, ruhumuzu, soluğumuzu yitirdik. “Uydular yükseldikçe kültür alçalacak” kehanetinin gerçek olduğu günlere erdik. Alışkanlıklarımızdan, giyim ve beslenme tarzımıza, zihinsel kalıplarımıza varıncaya kadar, her şeyin kitle kültürünün üretim tezgâhından geçerek, albenili paketlerle sunulduğu modern zamanlarda yaşıyoruz. “Mana”nın yerini “görüntü”, vahiyden beslenen “hakikat” kavramının yerini “üretilmiş, kurgulanmış gerçeklik”ler aldı. Ve bu kültürün baş aktörü, her gün odalarımızın başköşesinde rolünü ustalıkla oynamaya devam ediyor.
Televizyondan bahsediyorum. Zamane çocukları ninni yerine televizyonla büyüyor artık. Bu aletin özellikle küçük çocuklar üzerindeki zararlarını ortaya koyan yığınla istatistiğe rağmen, anneler onun güvenilir(!) ellerine emanet ediyor çocuklarını. İnsanlar kendi aralarındaki mesafeyi arttırmak bahasına, televizyonun renkli dünyasına sığınmaya devam ediyorlar. Böylece başlarda “iletişim aracı” olarak ortaya çıkan televizyon “iletişimsizlik aracı” haline geliyor. Komşuluk, bırakın büyük şehirleri, diğer küçük yerleşim birimlerinde bile ölmekte olan bir olgu. Bu defa aile, hatta bireyin bizzat kendisi tehlike altında. Modern bir çekirdek ailede, evlerde kültür taşıyıcısı nineler ve dedeler de yer almadığı için, yeni nesiller toplum içindeki rol ve davranışlarını geleneksel kültür taşıyıcılarından almıyor. Ama dert değil(!), ortaya çıkan bu boşluğu teknoloji kendi kodlarıyla dolduruveriyor hemencecik. Ve yeni bir gençlik yetişiyor; bahsi geçen gerçeklik paketlerinden kendilerine en uygun olanı almakla yetinen, muhakeme etmeyen araştırmayan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluveren bir gençlik. Bu arada bir de internet var: Her türlü şiddeti oyun olarak sunan, çocuk istismarcılarından satanistlere kadar bin bir türden tuzağın av beklediği bir ortam.
Söylemek istediğim teknolojiye karşı çıkmak değil, onu sorgulamak. Daha açık bir ifadeyle bu teknolojinin içinden çıktığı kültürün kimliğini belirlemek.
Merkezinde pozitivist anlayışın yer aldığı Batı uygarlığının en bariz özelliği, sınır tanımaz bir açgözlülükle her şeyi keşfetme ihtirası. Keşfettiği her bilgiyi ise, kudretinin bir nişanesi olarak insan ve tabiata hükmetmek için kullanması. Bütün teknik gelişmelerin altında yatan zihniyet ise, kuşku, güvensizlik ve tehdit algısı. Bu sebepledir ki, insanlığın yararınaymış gibi görünen her icat, aslında iki tarafı keskin bir kılıç gibi, bir elinde zehir bir elinde balla geliyor. Batı bilim ve teknolojisi bugün, atom bombası, küresel ısınma, genetik alanda insan kopyalamaya kadar vardığı söylenen çalışmalar ve genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerine kadar, dünyayı ve tüm insanlığı tehdit eder hale gelmiştir. Böyle bir uygarlıktan neşet eden bilim ve teknoloji tarafsız değil, batı kültürünün değerleriyle yüklüdür. Bu konuda en önemli rolü ise medyalar oynar. Kapitalist paradigma, daha fazla kazanmak için her şeyin mubah görüldüğü bir anlayıştan hareketle insanları evlerinde, koltuklarında teslim alıyor. Her gün, gizli ya da açık yüzlerce mesaj bombardımanıyla zihinler yeniden şekillendiriliyor. “Daha, daha” vurgusuyla kanaat öldürülürken, suni ihtiyaçlar oluşturulup tüketim körükleniyor. Bu çarktan çocuklar da nasibini alıyor. Çizgi filmlerde dahi, çocuklarımızın bilinçaltına seslenen mesajlara yer veriliyor. Çözüm olarak okullarda medya eğitimine acilen geçilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Televizyon üzerine Almanya’da yapılan bir araştırmada ilköğretim öğrencileri arasında psikologa gitme oranının, geçmiş yıllara göre kat kat arttığı tespit edilmiş. Ülkemizde de, anne katili evlatların haberlerini dehşetle izledik. Bu olumsuz örnekleri, çağımız insanının içine düştüğü bunalımdan bağımsız olarak değerlendiremeyiz.
İşte tam da batı uygarlığının, insanlığı önüne getirip bıraktığı bu uçurumun kenarında, çağa ve insanlığa söyleyecek esaslı kelimeleri olması gereken, bence en çok bizleriz. Bu uygarlığın ahlak krizine sunulacak şifa reçetesi, bizim ruhumuzda gizli. Çünkü bizler, yüzlerce yıl hâkimiyeti altındaki topluluklara, adalet ve merhamet duygusuyla, aynı zamanda hadim (hademe, hizmetçi) olabilen, “durdurulmuş bir medeniyet” in evlatlarıyız. Bu itibarla rengini, ruhunu, soluğunu yitiren çağa yeni bir renk, yeni bir ruh ve soluk kazandırmak, en çok bize yakışırdı aslında. Heyhat ki, kısır tartışmaları aşıp da, bir arpa boyu yol alamıyoruz. Acı duymamak elde değil.
Önce biz, tüm sahte renklerden arınıp, kendi asıl ve asil rengimize, ruhumuza dönmeli ve sonra o ruhu, çağın hastalıklı bünyesine üflemeliyiz.
Bu baharın renklerinin, bizi kendi rengimize döndürmesi dileğiyle…
Henüz Yorum Yapılmamış