Louvre Müzesi İslam Sanatları Bölümü’nden seçilmiş yaklaşık 220 eser Türk Telekom’un katkılarıyla Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergileniyor. “İslam sanatının 3 başkenti İstanbul, İsfahan ve Delhi”yi ağırlayan sergi 1 Haziran 2008’e kadar gezilebilir.
Dünyaca ünlü başyapıtlara ev sahipliği yapan Louvre Müzesi'nin 2003 yılında açılan İslam Sanatları Bölümü 20.000 eserle müzenin en önemli koleksiyonlarından biri. Sabancı Müzesi’ndeki sergide bu koleksiyondan bir bölüm yer alıyor.
Sergi, Louvre Müzesi İslam Sanatları bölümünde toplanmış ve korunmuş olan 1299–1923 yılları arasında hüküm sürmüş Osmanlılara, İran’da 16. yüzyıl başlarında kurulmuş olan Safevi Devleti’ne (1501–1722) ve yine aynı dönemde Hindistan’da hüküm sürmüş Baburi Hanedanı’na (1526–1858) ait çeşitli sanat eserlerinden oluşuyor
Birkaç gün önce yolumu Sabancı’nın o meşhur atlı köşküne düşürüp, iddialı sloganıyla günlerdir zihnimi meşgul eden sergiyi gezme fırsatı buldum. Denize nazır müzeye girdiğimde, önce Osmanlı eserleriyle karşılandım. Bir alt katta Babür’ün Hindistan’ına ait pencere aralıkları ve hayvansal figürlerin ağırlıkta olduğu minyatür eserlerin ardından Safevi İran’ına ait halılarla süren serginin insanı sarıp sarmalayan bir havası vardı.
Osmanlı eserlerinin büyük çoğunluğunu mavi ve turkuaz renklerin ağırlıkta olduğu İznik çinileri ile halı, perde gibi dokuma örnekleri oluşturuyor, Babür sanatına ait örneklerde yeşim ve fildişinden silah sapları ile kakmalar ve oymalar kendilerine hayran bırakıyordu. Safevilere ait çini tabaklar ve panolardaki insan figürleri eski İran'a ait masallar fısıldıyor, devasa İran halıları zengin renk ve tasarımlarıyla göz kamaştırıyordu.
İslam sanatının uygulama sahasındaki pek çok türün seçkin örneklerinin yer aldığı, estetik anlamda oldukça doyurucu olan sergi, İslam sanatının genel karakteristiği hakkında fikir sahibi yapıyordu izleyicisini. Bu yüzden eserler arasında dolaşırken, renklerle birlikte kelimeler de doluyordu cebime. Derken birkaç not düşüverdim defterimin köşesine:
Artık tarih olmuş zamanlardan birinde, ayrı topraklar ama aynı kavramlar üzerine kurulu üç büyük imparatorluktu; Osmanlı, Babür ve Safevi. Üçü de İslam temelleri üzerine yükseltmişti duvarlarını. Üçünün de sanatında İslam’a has bütünlüklü, evrensel dünya görüşünün izleri okunuyordu. Farklı renkteki duvarların üzerine dizilmemiş, yanlarına açıklama metinleri konulmamış olsaydı eserler; Osmanlı nerede bitiyor, Babür nerede başlıyor, Safevi nerede gösteriyor mercan kırmızısını, ayırt edemeyecektik belki de.
16. yüzyılda güçlerinin doruğuna ulaşmış bu üç imparatorluk, birbirlerinin doğrudan muhatabı olduğu gibi, aynı çağ ve aynı meselelerin de muhatabıydı. Aynı tarihi geleneğin ortaklarıydı onlar. Bugünden baktığımızda pek de anlaşılır olmayan bir ortaklıktı bu. Üçünün de halklarının çoğunluğu Müslümandı hala ama aradan geçen zaman, farklı sınırlar, farklı siyasi argümanlar eklemişti hayatlarına, farklı istikametlerde yürüyorlardı artık. Bu yüzden şimdi yabancı ve alabildiğine uzaklardı.
Üç koca imparatorluğun elinin ürünüydü eserler. Üçünün de renklerinden, çizgilerinden okunuyordu ortak yanları ve farklılıkları. Her biri kendi insani coğrafyası, kendi etnik özellikleriyle yoğurduğu İslam dininin ortak ülküleri üzerine şekillendirmişti konuştuğu dili. Farklı sosyal-siyasi süreçler yaşamış, farklı yollar, farklı serüvenler aşıp büyütmüşlerdi kendilerini. Ama temelde aynıydılar. Kendi coğrafyalarında, farklı insanları, farklı ovaları, dağları, denizleri, farklı toprakların renkleriyle ama “Müslümanca” yorumluyorlardı hayatı.
Bugün onlara ait edebi ve görsel sanat ürünlerinde ortak tarihi, dini geleneğin benzer yanlarıyla, etnik, coğrafi farklılıkların bir arada uyum içinde oluşunu izliyoruz. Sanatları bizlere, İmparatorluklarının gizlerini, bazen en mahrem sırlarını fısıldıyor. Üçünün sanatı da farklı eller, farklı fırçalardan ama özde aynı dili konuşuyor. Eserlerin her biri bugün aynı anlamı ifade ediyor ve kulağımıza ortak mesajlar haykırıyor. Bu yüzden bize düşen onları çok uzaklardan gelen, yabancı, tanrı misafirleri gibi karşılamaktan öte olmalı. Biraz sızlanarak, içten içten hayıflanarak önlerinden geçip gitmeyip her birinin üzerinde bir kez daha düşünebiliriz.
Geçmişten bugüne kurulan en sağlam köprü olan sanat eserleri sosyal, siyasi, hukuki vs. birçok cepheyi üzerine inşa ettiğimiz kavramların tarihteki izini sürmemize, ufkumuzu ve daha önemlisi “üslubumuzu” geliştirmemize yardımcı olacaktır.
Diğer yandan, her yönüyle bizden olan, dünyanın neresine giderse gitsin kimseye bir Müslümana olduğu kadar tanıdık olamayacak olan bu hazineler, ne yazık ki bugün yabancılar tarafından korunuyor, onların eliyle dünyaya sunuluyor. Sadece bir kısmının sergilenip kalanının Louvre Müzesi’nin depolarında bulunduğu İslam eserlerinin, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başta İstanbul olmak üzere Osmanlı coğrafyasından kaçırılan eserler olması ihtimali ise bu ihtişamlı serginin en hüzünlü, en can sıkıcı yönü olsa gerek.
Louvre Müzesi’nin İslam Sanatları Bölümü’nün bu görkemli eserlerinin, ilk defa Louvre dışında ülkemizde sergileniyor olmasını müzedeki tadilata borçluyuz. Tarihi ve kültürel mirasımıza ait olan bu eserler ne yazık ki ülkemizde sadece “misafir”. Sonrasında geçmişimizin izini sürmek için yolumuzu Paris’e düşürmemiz gerekecek.
Ama yine de iyi ki bu eserler bir süreliğine de olsa Türkiye’ye geldi. Böylelikle en azından tarihin / tarihimizin bu görkemli tanıklarını dünya gözüyle görmüş olduk.
Ve İstanbul… Dört ay boyunca 3 başkentin ortak geçmişini, birlikte paylaştıkları tarihi geleneğin seçkin örneklerini ağırladı. Geçmişin renkleri İstanbul siluetine gerçekten çok yakıştı.