Ayşe ZORLU
Yaşı Olmayan Çocukların Diyarı

Yaşı Olmayan Çocukların Diyarı

 

Filistin. Kanın, gözyaşının, acının toprağı.

Filistin. Her an ölüme hazır olmanın diğer adı. Belki gece yatağında, belki sokakta yürürken.

Filistin’de kadın olmak, sabah evden uğurladığı eşinin akşam eve dönmeyebileceğini bilmektir. Ya da ailesini evinde bırakıp işe giden bir babanın, döndüğünde bombalanmış bir harabeyle karşılaşabileceğini  bilerek evden çıkması…

Ya Filistin’de çocuk olmak?

Kaç yaşına kadar çocuk kalır  Filistin’de çocuklar, hiç düşündünüz mü?

3 mü, 5 mi,10 mu?

Kaç yaşına kadar her şeyden habersiz, güvenle, neşeyle oynar Filistin’de çocuklar, bilir misiniz?

Musad, henüz 15 aylıktı. İlk adımlarını yeni atmıştı belki. İlk heceler  yeni yeni çıkıyordu ağzından peltek peltek. Ölüm ona geldiğinde, annesi ve üç kardeşiyle kahvaltı sofrasındaydı. Sahi, ne vardı sofranızda Musad? Biz çocuklarımıza yemek beğendiremezken, siz her gün bombaların altında ne yersiniz?  Peltek hecelerin  devamı gelmeyecek artık. Hiç balonu olmuş muydu acaba? Bir kediyi, bir köpek yavrusunu okşamış mıydı? Annesinden gizli onlara ekmek, süt taşımanın zevkini tadamayacak Musad. Hiç bisiklete binemeyecek. Uçurtma uçuramayacak özgürlüğü düşleyip. Annesi, babası, kardeşleri ve iki göz eviydi Musad’ın dünyaya dair tek algıladığı… Ve bir de o bombanın tiz sesi kalmış olmalı kulaklarında dünyadan ayrılırken. Kahvaltı sofrasındaki anne ve kardeş seslerini yutan müthiş gürültü. Ya sen ey Hadra,  son kez şefkatle bakabilmiş miydin çocuklarına?

Yaşı yoktur Filistin’de çocukların. Çoğu dünyaya ilk çığlıklarını atarken bir yerlerde bomba patlamaktadır. Başka ülkelerdeki yaşıtları, sanal savaş oyunları oynarken, onlar her gün gerçek bir savaşın içinde büyürler. Bombaların ıskaladığı küçük eller, taşları kavrar çelikten tanklara karşı. O tanklar ki, paletlerinde kan izleri, direnene hayat hakkı tanımaz.

Yaşı yoktur Filistin’de çocukların. Onların acıyla tanışıklıkları belki ezeldendir. Onların her biri, büyük yürekli küçük devlerdir.

Ve Filistin, ümmetin yetimidir.

Efendimiz de bir yetimdi. Yetimlere sahip çıkmayı öğütlemişti. Mübarek ellerinin baş ve işaret parmağını birleştirip, dünyada yetime sahip çıkanın ahirette kendisiyle o kadar yakın olacağını müjdelemişti bir de.

Biz, senden sonra yetimimize sahip çıkmadık ey Allah’ın Resulü… Çıkamadık… Ekranlarda gördüğümüzde lanetledik, gözyaşı döktük birkaç damla belki… Sonra günlük telaşımıza daldık yine… Elimizden daha fazlası gelmiyor… Çaresizlik boynumuzu büküyor… Son olmasını istiyoruz her seferinde, ama son olmuyor. Sırtlanlar kana doymuyor. Ağzı emzikli, kalbi kurşun delikli bebek, gitmiyor gözümüzün önünden… Musad gitmiyor. Gözleri aralık kalan 3 yaşındaki Hana, 4 yaşındaki Salih ve 6 yaşındaki Rudina gitmiyor...

Ey yetimler yetimi! Yarın bizden yetimlerinin hesabını sorar mısın? Bize kızgın, bize kırgın bakar mısın? Yetimlerini toplayıp, bizi terk edip gider misin?

Gitme ey efendim! Bizi bırakma. Biz zor zamanlara kalan sahipsiz ümmetiniz.”İmanın avuçtaki kor gibi” olduğu günlere erdik. Her şeyin birbirine karıştığı, zinanın arttığı, evlatların ana baba katili olduğu, tüm dünyanın bir olup günaha çağırdığı ruhsuz, köksüz günlere geldik. Adına “modern zamanlar” denen ahir zamanın tüm olumsuzluklarının yaşandığı demlerdeyiz. Şaşkınız, üzgünüz. Kızgın çöl güneşinin altında, azığını tüketmeden yol almaya  çalışan garip yolcularız biz. Kur’an ve sünnete tutunarak, modern karanlıklardan aydınlığa yol almaya çalışıyoruz üzerimizde bin bir türden tazyikle. Biz zaten yorulmuşuz, susamışız. Sen’i özlemişiz. Sen de bizi bırakıp gidersen ey efendim, halimiz nice olur?

Himmet et, şefaat et!

Say ki, biz de yetimiz. Bombalarla, kurşunlarla can verip yere düşmediyse de bedenimiz, ruhumuz her gün yüzlerce bomba altında ezilmekte. Kimimiz savrulup gitti bu hengâmede. Modern efendilerin gönüllü köleleri oldu. İçimizden Salebeler çıktı yeni yeni… Komşularımız açken, çoğu zaman tok yattık. “Nokta kadar menfaat için, virgül kadar eğilmek “ sıradan oldu. İçi boşaltıldı tüm kutsal kavramların.  ”Tesettür” defilelere yakın olduğu ölçüde, ruhundan uzak bu günlerde…

Bütün bu kirlenmişlik ve kire bulanmışlık içinde özlemedeyiz Seni. Şu halimizle özlemek haddimiz olmasa da, özlemedeyiz işte…

Biz de yetimiz ey efendim. Senden ayrı olmanın yetimiyiz bizler… Arif Nihat Asya’nın Nat-ı şerif’i halimize tercüman…

“Biz bu dünyadan nereye

Göçelim, yâ Muhammed?

Yeryüzünde riyâ, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

“Ebu Leheb öldü” diyorlar.

Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed

Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor!”

 

*

Yüzümüze soran gözlerle kırgın kırgın bakma ey Allah’ın Resulü…

Biz yetimlerini de bırakma o gün geldiğinde… Hırkanın altında, bize de ufacık bir yer ver… Yetimlerin, şehitlerin hakkı için…

Ve dünya... Öldürülen her çocukta, çocukluğa ait ne kadar masumiyet varsa hepsini kaybedip, daha bir gömülmede karanlıklara…

Yine de ümitsizlik yakışmaz bir mü’mine, biliriz. Biliriz, karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığın yaklaştığı andır. Biliriz, ”yenilgi yenilgi büyüyen zaferler vardır”.

Ve biliriz, tüm hesapların üstünde bir hesap vardır.

 



ayse.zorlu@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (0)

Henüz Yorum Yapılmamış