Rengi Barbie bebeklere benzemediği için ölmeyi isteyen esmer, şirin kız çocuklarını duydunuz mu?
“Yok artık” mı dediniz?
Cihan Aktaş, aşağıda ismi tekrar geçecek olan kitabında, Tahran ‘da bizzat şahit olduğu bu örneği aktarırken, bir yandan da küresel rüzgârlar ve medyatik yüceltmelerle hızla yayılan bu aşağılama mekanizmasının kodlarını çözümler.
Aslında Batının ilk oryantalist çalışmalarından itibaren söz konusu aşağılama mekanizmasını görmek mümkündür. Zaten oryantalist strateji, Batının üstün pozisyonunu esas alır. “Doğu Batılının vicdanında yer bulabilmek için, bir bilgi sistemi olarak Oryantalizmin süzgecinden geçmek zorundadır” (Edward Said, Oryantalizm-Sömürgeciliği Keşif Kolu- Pınar Yay., S:22) Başından beri tüm oryantalist çalışmalarda Batı, Doğuyu takdim ederken bu üstün pozisyonu korumuş, fakat bunu yumuşatarak hissettirmeden yapmıştır. Günümüzde ise küreselleşme ve medyanın kışkırtıcı gücünün de etkisiyle, otantik kültürler doğasından kopmaya zorlanmakta ve tüm dünya ortak bir Batı, daha doğrusu Amerikan kültürüne doğru evrilmektedir. Oryantalizmin “sömürgeciliğin keşif kolu” olduğunu düşünürsek, görevini büyük bir ustalıkla yerine getiren keşif kolunun teslim ettiği bayrak, bugün yeni aktörlerin elindedir. Keşif çoktan tamamlanmış sahnenin yeni aktörleri medya, küreselleşme ve sekülerleşme ise, yayılma ve dönüştürme görevini üstlenmiştir. Öyle ki, Batı dışı toplumlarda kendi kültürlerini küçük görme, yerli kültürün kendi kendini inkârı, yabancılaşma gibi olgular yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Bu kompleks duygusunun çocuklara daha kolay tesir edeceği muhakkaktır.
Buradan konumuz olan Barbie örneğine gelirsek; Barbie’nin ilettiği mesaj; güzel, alımlı, hiç yaşlanmayan ve asla doğurmayan, adeta cinsiyet rollerinden arındırılmış bir cinsiyet modelidir. Gerçekten de hamile modellerinde bile Barbie, annelikle, çocuk bakımıyla, ev işleriyle ilgili gibi durmamakta, her an sorumluluktan uzak ve özgür yaşantısına dönüverecek gibi imaj çizmektedir. Bu mesajda aynı zamanda şişmanlığa ve anneliğe karşı duygusal bir tepki mahiyetinde gelişen feminizmin “Bedenim benimdir” sloganının yansımalarını okumak da mümkündür.
Barbie’nin çocuklara nasıl giyineceklerinden nasıl yaşayacaklarına varıncaya kadar, farklı bir yaşam tarzı dikte ettiği fikrinde hareketle, İran’da alternatif olarak “Sara” bebekler üretildiğini, fakat ülke sınırlarında bile iç piyasayı ele geçiremediğini belirten Aktaş’a göre “Anneler -Bak ne güzel rengi var- diye siyah tenli bebekleri işaret etse bile, kız çocukları isimsiz siyah bebeklerden de, siyah Barbie’lerden de hoşlanmazlar. Barbie’nin vitrin süsü olmaya itirazı yoktur ama taşıyıcısı olduğu bir ideolojisi vardır; rafine bir sunumu olması siyasallıktan uzak olduğunu göstermez. Barbie, kadın özgürlüğü sloganının şemsiyesi altında, kadını iktisadi hedeflerin yayılmasında araçsallaştıran bir ideoloji simgesi olarak, her yerdedir. Bu yüzden İran’ın koyu tenli, siyah saçlı ve siyah gözlü, mini eteksiz Sara’sı, piyasaya çıkar gibi olsa bile, rafların kuytularına itilir”. (Cihan Aktaş, Bacıdan Bayana, Pınar Yay, S:77)
Anlaşılacağı üzere, sadece görünenin ve fiziksel olanın mutlaklaştırıldığı günümüzde, “Sara”, modern tüketim taşıyıcısı rolüne yatkın olmadığı için, vitrin kadını duruşu ona yakışmamıştır. Burada önemli olan diğer bir husus, kız çocuklarının Barbie elbiselerine özenmesinden ziyade, Barbie gibi olmak istemeleridir. Ve her gün binlerce kız çocuğu kendi bedenlerini Barbie’lerle kıyaslamaya devam ederek yeni çocuk tipinin üretim kervanına katılıyorlar.
“Bu oyuncakların en masumu olan kitaplar bile, Harry Potter kitapları bile, Harry Potter eşantiyonları bile diyelim, çünkü artık bu ürünler bir oyuncak şeklinde değil, sürekli ilanı yapılan ve gündelik hayatın her alanına eşlik eden ürünler olarak ortaya çıkıyor. Defterin kabı, şişenin kapağı, bardağın kendisi olarak hayata yayılıyorlar. Dolayısıyla bunların hepsi aynı anda dünyanın bütün çocuklarına gönderiliyorlar. Bütün çocuklar aynı oyuncakları biliyor. Action Man İle Barbie. Bİlgisayar oyunları da aynı merkezden üretiliyor. Yani çocuğun yereli, mahallesi, özeli elinden gidiyor. Mahalle zaten artık oyun oynanan bir yer olmaktan çıkmış durumda…”(Popüler Kültür ve Çocuk, Dipnot yay, s:13)
Evet, artık çocuk kıyafetleri yok çocukların. Oyun kültürünün üreticisi de onlar değil artık. Bizim zamanımızın, içinde kendini sınama, yardımlaşma, sorumluluk alma, paylaşma gibi sosyal rollerini kazandıran geleneksel oyunları da oyuncakları da yok. Hepsi tek merkezden üretiliyor.
Asıl ürkütücü olansa, geleneksel oyunun ve oyuncağın yitimi kadar, onlarla oynayacak çocukların, bir anlamda geleneksel çocukluğun kayboluşudur. Bunun yerine farklı bir çocukluk tipi; postmodern ya da tüketim çarkının taleplerine uygun olarak kolayca şekillenebilen, sürekli can sıkıntısı içinde olan, tatminsiz, mutsuz, hazırcı, tüketim-marka-kimlik üçgeninde tükettikçe rahatlayan küresel çocukluk tipi inşa edilmektedir.
“Artık yetişkinler gibi giyinip konuşan, küfür eden, profesyonel katiller gibi cinayetler işleyen, Lolita gibi olmaya çalışan, oyun diye bilgisayar ve atarilerde nasıl savaşılacağını öğrenen, eğitim maratonuna en hırslı bir şekilde hazırlanan daha çok çocuğa rastlıyorsak durum vahim demek” (Kemal İnan, Çocukluğun Örselenen Dünyası, Radikal 2, 3 Eylül 2000)
Bir taraftan hayalleri tüketim mabetlerinin modern, albenili yeni ikonlarına hapsedilmek suretiyle hayal kurmaları engellenen, oyuncakları ve oyunları ellerinden alınarak çocuklukları çalınan, ortalamayı tutturma amacındaki televizyon programları yoluyla, yetişkinlerin anlam ve zihniyet dünyasına ait ne varsa saf dünyalarına boca edilerek öldürülen geleneksel çocukluğun yerine, seküler ve kapitalist paradigmanın kodlarına uygun yeni bir çocukluk tipinin inşa edildiği süreçteyiz.
Yitip giden bu çocukluk tipinde aynı zamanda tasarruf, kanaat, geleneksel değerlere bağlılık, büyüklere saygı, diğergamlık, fedakârlık gibi birtakım değerler de hızla yok olmaktadır. “Üretim toplumunun ortak yararı yerini tüketim toplumunun bireysel harcama ve çıkarlarına bırakmakta; çocuk aidiyetini eski değer ve nesnelere göre değil, yeni nesnelere göre kurmaya başlamakta ve böylece, örneğin eski dönemin kumbaraları, çocuğu yavaş yavaş birikim ve tasarrufa çağırırken, postmodern dönemin kredi kartları ise, çocuğu çok hızlı bir biçimde tüketime davet etmektedir. Modern toplumun oluşturmaya çalıştığı ve de yüzyıllar içinde oluşturduğu “üretici yurttaş çocuk/vatandaş” yerini postmodern toplumda “tüketici- küresel çocuk/vatandaş” a bırakmaktadır.” (Çocuk ve Medya, Selda İçin Akçalı, s:43)
Ve son kertede “Artık o bir çocuk değil. Bir şeyin yerine geçen varlık, doğal ötekiliğini yitirerek uydusal bir mevcudiyete dönüşmüş, benzerin yapay yörüngesine girmiş bir varlık ve artık bundan kendini kurtarabilmek için, tatsız tuzsuz hep yinelendiği gibi kimliğini ve özerkliğini değil de, mesafesini ve farklılığını bulmak için epey acı çekmesi gerekecek… Ama artık çocukluğun psişik ve simgesel koşulları bile mevcut olmadığına göre, çocukluğun da çözümü yoktur. Hatta çocukluk şu ya da bu biçimde kendini aşma ve yadsıma şansını bile yitirmektedir. İnsanoğlunun bir başkalaşım evresi olarak yitip gitmektedir. Bu şekilde kendine özgü dehasını ve tekilliğini yitirirken, aynı zamanda da bir tür siyah kıtaya dönüşmektedir.”( Jean Baudrillard, Tam Ekran, Yapı Kredi Yay., S.89)
Bugün gelinen noktada insanlık, bütün bir gezegene özür borçlu ve bir de çocuklara…
Ben kendimce, rasyonel anlamda en acil çözümü, bütün okullarda mecburi ders olarak uzman kişilerce verilecek “Medya Eğitimi” nde görüyorum. Böylece medyanın, zihinlerine gizli ya da açık olarak yönlendirdiği kışkırtıcı her türlü mesaj bombardımanına karşı daha bilinçli olacaklardır.
Ve tabii ailelere çok büyük sorumluluk düşüyor. “Televizyonu kapa/hayatı aç” kampanyalarını dönemsel olarak değil, bir yaşam tarzı haline getirmeliyiz belki.. Biliyorum zor ama imkânsız değil. Ya da minimuma indirmeliyiz en azından. Bunu yaparsak aslında ne kadar boş zamanımız olabildiğini de göreceğiz… Bunu çocuklarımızla nasıl dolduracağımız bizim takdirimizde… Bu tatil bir başlangıç olabilir.
Kim bilir, çocukların çalınan hayallerini iade etmemiz için, önce biz yetişkinlerin tekrardan hayal kurmayı öğrenmemiz gerekiyor belki de…
Ne dersiniz?
Henüz Yorum Yapılmamış