Ayşe ZORLU
Milli Eğitim, Medya ve Aile: Yeni Çocukluğun Üretim Merkezleri

Milli Eğitim, Medya ve Aile: Yeni Çocukluğun Üretim Merkezleri

 

Son  iki yazıda da, yaşadığımız çağın kültürünün   çocuklar üzerindeki  etkilerini ve artık bizim zamanımızın geleneksel çocukluğunun yerini “modern” ya da “postmodern çocuk” olarak tanımlanan yeni bir çocukluk tipinin aldığını anlatmaya  ve özellikle  medyanın kışkırtıcı etkisiyle giderek yayılan bu yeni çocukluk tipinin izlerini paylaşmaya çalıştım.

 Bu değişim sürecinde geleneksel toplumdaki çocuğa ilişkin “ne de olsa çocuk“ şeklinde ifade edilen ve çocukla yetişkin arasındaki sınıra vurgu yapan hoşgörü anlayışının   yerini, “postmodern” olarak adlandırılan çocuk tipi için “bilmesi gerekir”in, yetişkinle çocuk arasındaki mesafeyi kaldıran algılamasına bıraktığını söyleyebiliriz.

Bu yazıda ise,  konuyu biraz daha yerel çerçevede  olmak üzere,  milli eğitim politikaları, aile ve tabi medya açısından ele almaya çalışalım.

Çocukluğun bu yeni versiyonun ülkemizde bizzat milli eğitim, medya ve aile üçgeninde üretildiğini söylersem ne dersiniz?

Evet. Türkiye henüz her üç çocukluk tipini de bünyesinde barındıran bir ülke konumunda. Şöyle ki, gecekondu, varoş ya da köylerde yaşayan çocuk tipi geleneksel çocuğu temsil ederken,  aynı zaman da eğitim, sağlık, beslenme ve refah seviyesi açısından da düşük bir ekonomik kategoriye denk düşmekte. Bu özelliklere dayak, suça itilme, sokakta zorla çalıştırılma gibi sorunları da ekleyebiliriz.

Orta ve üst sınıflarda görülen modern ve postmodern olarak ifade edilen çocuk tipi ise, nitelikli eğitim, teknolojiye açıklık ve teknolojiyi iyi kullanabilme, konfor ve sağlık standardı yüksek, medya-marka-tüketim üçgeninde kimliğini bulan çocuk tipidir.

İşin ilginç yanı eğitim, giyim tarzı, tüketim ve dili kullanma konusundaki alışkanlıkları( dizilerde özendirilen belli jargonlara yatkınlık)konusunda son modayı takip eden bu çocuk tipi, milli eğitim müfredatında tanımlanan, böylece yasalarla meşruiyeti sağlanan çocuk tipidir aynı zamanda. Nasıl mı?

Yeni ilköğretim müfredatı incelendiğinde yetiştirilmek istenen çocukların özellikleri sıralanırken “lider”, “girişimci”, “risk alma yeteneğine, takım ruhuna sahip”, “vizyon ve misyon sahibi” “kariyerist”  özellikleri olan, yani neoliberal bir birey profili çizilmektedir. İşletme yönetiminde kullanılmasına  alışkın olduğumuz bu kavramlar artık her yerde rastladığımız “kuantum felsefesi” esas alınarak oluşturulduğu iddiasında olan bu eğitim tarzının da temelini oluşturmakta,  böylece okul bir anlamda işletmeye, öğrenciler de müşteriye dönüşmektedir.

Postmodern çocukluk,  “çoklu zekâ”, “performans değerlendirme”, “öğrenci merkezli eğitim" gibi başlıklarla, bu kez müfredata dayanılarak sınav sistemi içinde sürekli yeniden üretilmektedir.   Bu başlıklar ilk önce kulağa çok hoş gelmektedir. Fakat işin özüne inildiğinde başarının tek ölçütü olarak sınav, not, diploma, kariyerin esas alındığı görülmektedir.  Modern öncesi dönemde, toplumun değerlerine göre şekil alan ve ideal insana ulaşmayı hedefleyen çocuk tipi, artık okullarda yeni dünya düzeninin gereklerine göre sosyalleşmektedir. Modern dönemde yerli bağlamda ahlak ve vatanseverlik duygularıyla yoğrulan gençler ülkelerinin geleceği olarak  düşünülürken, bu dönemde  birey, dünyaya açılabildiği ve küresel ilişkiler kurabildiği ölçüde başarılı sayılmaktadır. “Bunda ne kötülük var?” diyebilirsiniz. Bir çocuğun en üst düzeyde eğitim alması, bir veya birkaç dil bilmesi, yurtdışında mastır ya da doktora yapması ve böylece küresel ölçekte de bizi temsil etmesi bir anne baba için gurur duyulacak hadiselerdir elbette. Fakat benim sorgulamak istediğim, çocuklarımıza “iyi eğitim” i telkin ettiğimiz kadar “iyi insan” olmayı da telkin ediyor muyuz? Kompleks duymadan kendi ayakları üzerine güvenle basacakları bir donanımı onlara kazandırabiliyor muyuz?

Burada sorulması gereken soru şudur? Bu tarz bir eğitim anlayışı ideal insan yetiştirme anlayışıyla ne derece örtüşmektedir. Ya da ideal insan kavramı mı değişikliğe uğradı? Şimdi biraz da bunu irdeleyelim: Sürekli test, sınav, not sarmalında hedefe ulaşmak için bitmez bir hırs içinde yarıştırılan çocuklardan aynı zamanda bir an önce büyümeleri beklenir. ”Bu sistemde sorun çocukları çok fazla hızlandırmak ve onları tek kalıba girmeye zorlamaktır. Bu baskı birçok çocuk için iyi olabilir. Ancak yeterince hızlı olmayanlar için kötü olmaya mahkûmdur. Bu çocukların başarısızlığı daha çok göze çarpar ve daha önce olduğundan daha aşağılayıcıdır. Daha kötüsü de toplum başarılı olmayan çocukların ana babalarını, akranlarını, öğretmenlerini, müdürünü hayal kırıklığına uğratacağını düşünür. Bu taşıması ağır bir yüktür. Bu nedenle çocuklar ne bildiklerinden çok, daha fazla notla ilgilenmeye başlarlar. Bu genç insanların iş dünyasına girdiklerinde işten daha fazla ücretle ve ek gelirle ilgilenmeleri şaşırtıcı değildir.”(David Elkınd, Çocuk ve Toplum) Bu durumda tarihsel birikime sadece nostalji olarak bakan, geleneksel kültür kodlarımızdaki fedakârlık, kanaat, yardımlaşma gibi rollerin uzağında kalan, daha pragmatist  ve konformist özelliklere sahip  nesillerin nerden geldiğini anlamamız biraz daha kolaylaşıyor.

Konunun medya bağlantısını önceki yazılarda yeteri kadar incelmeye çalıştık. Ama özet olması bakımından medyada egemen çocuk tipine baktığımızda, yine yetişkinler gibi davranıp konuşan, onlar gibi giyinen çocukların ön planda olduğunu görüyoruz. Birçok dizide ilkokul 1 ve 2. Sınıflara kadar indirilen flört, normalmiş gibi sunularak, özendirilmektedir. Eski Yeşilçam filmlerindeki  hassas, iyi kalpli  çocuk tipiyle, günümüz dizilerindeki “bilgiç, çıkarcı” çocuk tipini karşılaştırarak da sonuca varabiliriz.

Medyanın bir diğer etkisi  ise, çocuklarla yetişkinler arasındaki sınırların kaldırılması konusundadır. Sürekli olarak yetişkinlerin çocuklarıyla “arkadaş gibi” olmaları özendirilmektedir. Bu anlayışa göre “günümüzde çocuklar zaten çabuk bilinçlenmektedir. Bu durumda yetişkinlerin kullandığı dili kullanmaları, onlar gibi giyinmeleri, aynı ortamları paylaşmaları  normaldir”. Aynı takımı tutmak, maçlara birlikte gitmek, aynı elbiseleri giymek v.b. Fakat  tam da bu “arkadaş gibi olma”  kriteri, aradaki sınırları kaldırmaya yönelik olduğu ve  bu  aynılaşma da aslında çocuğun çocukluğunu yaşamasına engel olduğu içindir ki, son zamanlarda bazı pedagoglar bunun yanlışlığını anlatan makaleler yazmaktadır.  Bu makalelerdeki önemli bir husus da ailede baba otoritesinin önemine vurgu yapmalarıdır.

Ve yine medya, bütün yaş kategorilerine göre düzenlenen özel günleri sürekli gündem de tutmaktadır. Hatta   geleneksel kültürden gelen bazı orta yaş üstü bireyler bile, önceleri bu günleri gereksiz bulurken medyanın etkileme gücüyle, o gün hediye alamadıklarında aile içi kırgınlıklar  yaşayabilmektedirler. (Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü,  çocuk doğum günü, karne hediyesi gibi) Bu mesajı pompalayan dizi ve reklamlarla, çocuklarla  yetişkinler,  tüketici/ birey paydasında eşitlenmektedir. Medya bu anlamda sadece daha çok kazanmayı hedefleyen holdinglerin ortaklığını yapmaktadır.

Ailelere  gelince; Onlar da çocuklarını “iyi yetiştirme”, ilerde “iyi gelir ve statü  sağlayan” bir meslek sahibi olmalarını sağlamak  amacıyla bu döngüye katılmaktadır. Ki bu “iyi yetiştirme” kavramı da tahlil edilmeye muhtaçtır. Elbette her anne baba evladının iyi ahlaklı ve faydalı  bir insan olma beklentisini taşır ama son zamanlardaki değerlerde yaşanan  aşınmayla birlikte, “ gelir ve statü” nün sıralamada daha da öncelenmeye başlandığını görüyoruz.

 Bir zamanların ailelerin çocuklarına  öğrettikleri şeref, itibar, haysiyet gibi kavramlar da, geride “temiz bir isim” bırakmayı her şeyden çok önceleyen aileler de ve o isme aynı titizlikle sahip çıkmaya çalışan çocuklar da, geçmişin tozlu raflarında yerlerini alıyorlar.

Sonuç olarak gerek medya, gerek devlet ve tabi aileler, postmoden çocuk tipinin üretilmesinde başat rol oynamaktadırlar.

Çocuklar okul öncesinden başlamak üzere uzun bir eğitim sürecinden geçerken, sürekli test ve sınav maratonuna hazırlanmaktan çocukluklarını yaşamaya  fırsat bulamaktadırlar. SBS, ÖSS, KPSS sınavları birer yetişkin olduklarında da yakalarını bırakmamaktadır. Bu  defa bu SS’ler  Alman Nazi subaylarını değil, adeta bizim eğitim sistemimizde onlara uyguladığımız ve sürekli başlarında nöbet bekleyen sınav subayları olarak karşılarında durmaktadır. Yeri gelmişken son yapılan SBS sınavıyla ilgili eşitsizlikleri anlatan linkteki yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.

http://www.haber7.com/haber/20080629/Futbol-ve-sinav.php

Sonuç olarak içine düştükleri bunaltıcı kısır döngüden kurtulmak için, yine medyanın yanlış tahrikleri sonucu tüketerek mutlu olacağını düşünen ama tükettikçe tükenen, tatminsiz, hep daha fazlasını isteyen çocuklar etrafımızı sarmaktadır.

Ve kimse onlara ne istediğini sormamaktadır. Çocukken kendilerine benimsetilen çizgi film kahramanları gibi, ilerde sahip olacakları meslekler de son trendlere göre belirlenmekte ve kendi tercihleriymiş gibi onlara yönlendirilmektedirler. Gönüllü bir rıza üretimidir söz konusu olan. Bütün bu koşturmaca içinde çoğu yukarıdaki özelliklere sahip birer yetişkin olarak karşımıza çıkmaktadır.

Medya her zamanki  gibi odaların başköşesinde, sanal ağlarda tuzağına düşüreceği ve bir daha bırakmayacağı küçük beyinleri beklemekte, kültürel kodları aktaracak dedelerin, ninelerin olmadığı, çalışan anne babalardan oluşan modern ailede  hep yorgun ve hep meşgul ebeveynlerden yeterli  ilgiyi alamayan çocuk, her gün  biraz daha televizyonun büyülü dünyasına sokulmakta ve sürekli testlerle sınavlarla başarısının ölçüldüğü bir eğitim sisteminde hep “daha iyi” olma vurgusuyla eline mesleğini alıncaya kadar bitmeyen bir yarışın içine sokulmakta ve bu kısır döngü böylece sürüp gitmektedir. Müfredatta yer alan “öğrenci merkezli”, kişisel yetenekleri açığa çıkaran uygulamaların gerçekte ne derece başarılı olduğu tartışılabilir.

“Yüreğinin götürdüğü yere git” gibi NLP kitaplarından fırlayan parlak cümleler, iyi niyetli bir temenni olmaktan öteye geçememektedir bu durumda…

Yoksa hala ütopik gelse de  İvan İLLİCH’İn “Okulsuz Toplumu”nu tartışmaya başlasak mı?

 



ayse.zorlu@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

Ayın En Çok Okunanları