Minyatür sanatçısı Nusret Çolpan’ın ani ölümünü içimize sindirememişken daha bir bir ayrıldılar aramızdan. Önemli bestekârlarımızdan Avni Anıl’ı, İstanbul dostu Prof. Ahmet Yüksel Özemre’yi, iki önemli edebiyat adamı Cengiz Aytmatov ve Erdem Beyazıt’ı kaybettik. Onların açtığı boşluk dünyanın her yerinde o kadar belirgin ki, ucundan kıyısından sanat ve edebiyata bulaşmış her kişinin kendisini biraz çıplak, biraz yetim hissettiğinden eminim.
Nusret Çolpan; birbirinden güzel şehir tasvirlerinin sahibi, İstanbul’u minyatürle baştan aşağı resmetmiş değerli bir sanatçı, Avni Anıl; “Biraz Kül Biraz Duman”, “Mihrabım diyerek sana yüz vurdum” gibi 120'ye yakın sanat müziği eserinin bestecisi. Cengiz Aytmatov; “Kırgızistan’ın Atası” (Ali Çolak bu hafta Kitap Zamanı’ndaki yazısında bir halkın yazarına ‘ata’ demesi, gelmiş geçmiş çok az yazara nasip olacak halkıyla bu denli bütünleşmiş olma halini Aytmatov’un Kırgızistan ve Dünya için ne derece önemli olduğunu anlatıyor.) Selvi Boylum Al Yazmalım, Cemile, Gün olur Asra Bedel gibi her biri kült olmuş eserlerin yazarı, Erdem Beyazıt ise “Sebeb Ey” ve “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm/ Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” diyen şair. Onlar için söylenecek o kadar çok şey var ki. Erdem Beyazıt “Önden Gidenler İçin” adlı şiirinde şimdi onların ardından hissettiklerimizi özetler gibi:
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.
Onlar gittiler
Topraktan bir işaret taşıyarak alınlarında
Ben şimdi bu yanda
Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasına.
Onlar gittiler
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.
Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.
Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.”
İnsanın, anne karnının güvenli yatağından yabancı bir dünyaya çıktığı andan itibaren başlayan evreni tanıma süreci ölüme dek sürer. İlk nefesten başlayarak yabancı, çoğu zaman zalim, korunaksız bir dünyayla anlaşmaya çalışır insanoğlu. Bu noktada dil en önemli uzlaşım aracıdır. Eşyaya önce isimlerini bilmekle hakim olur, kendimizi ve dünyamızı bununla anlamlandırırız.
Sürekli bir oluş ve bozuluş içerisinde olan dünya çok kültürlü, çok sesli ve çok parçalıdır. İlk kelimeyi, ilk sesi duyurduğumuz günden bu yana konuşmayı, okumayı, yazmayı yani aslında parçaları bütünlemeyi öğreniriz. Çünkü dil de parçalardan meydana gelmiş bir bütündür. Harfler kelimeleri, kelimeler cümleleri, cümleler kavramları tamamlar, böylece düşünür, anlamlandırırız biz de. Dilimizin yolu yordamıyla şekillendirir, şekle gireriz neticede.
Dil ve zihin dünyamız birbiriyle o kadar ilişkilidir ki, dilin gelişimi zihinlerimizi, fikri derinlik ve zenginliğimiz dilimizi dönüştürür durur. Yaşadığımız çağın üzerinde biraz düşündüğümüzde bu şaşırtıcı dönüşümü rahatlıkla gözlemleyebiliriz.
Ne yazık ki bugün, maddesel planda çeşitlilik üretiyor ama düşünsel olarak tekdüzeliğe sürükleniyoruz. Fikir fakirliğinin yansıması dil ve ifade kısırlığını getiriyor. Tam da bu noktada, sanatın ve edebiyatın gerekliliğini, yazar ve sanatçıların hayatımıza kattıklarını, edebiyat, sanat, hayat ve inanç unsurlarının birbirini korur, destekler ölçüde mükemmel bir terkip olduğunu anlıyoruz. Çünkü her yazar farklı bir dil hediye ediyor hayata. İfademizi çeşitlendirmenin, söyleyişimizi kıymetlendirmenin yolunu gösteriyor her biri. Sanatın anlam dünyamıza kattıkları tüm yoksullukların arasında zengin kılıyor bizi.
Günümüzün, maddenin kendisine hakim olmayı önceleyen anlayışına karşı, mahiyet farkındalığının lüksüne eriştiriyor.
Charles D. Warner Edebiyat ile Hayat arasındaki ilişkiyi sorguladığı bir makalesinde (Edebiyatın Hayatımızdaki Yeri: Neresi? Charles D. Warner & T. S. Eliot – Şule Yayınları) şöyle der:
“Edebiyat, kız kardeşi olan sanatlarla birlikte tarih içerisindeki aralıksız fasılasız tek sürekliliktir. Edebiyat ve sanat sadece birbirini takip eden insan ırklarının arkalarında bıraktıkları kayıtlar, diktikleri abideler değil, bilakis insanların gelip geçici gösterileri arasında kalıcı olan, gelip geçen nesilleri canlandıran, dönüştüren, soylulaştıran durmaksızın akıp giden ırmaklardır. Bu fikriyat ve hissiyat sürekliliği olmasa tarih bize sadece bir anlamsız tecrübeler dizisi sunardı.
Tecrübeler boşa çıkar, tecrübeler başarılı olur –ve her halükarda sona ererler- aktarılmak için, gelecek kuşakları ayakta tutmak için kalan nedir? Yavaş yavaş gelişip olgunlaşarak ifade edilmiş olan düşünce ve hissiyat haricinde hiçbir şey.”
Edebiyat, resim, müzik, sinema ve sanatın diğer tüm alanları, günlük dilin erişemediği detaylara dahi sızan bambaşka diller… Bazen anlaşılmak için bile değil sadece ama sadece duyulmak için söylenen sözdür sanat. Ve sanatçılar, her biri bambaşka bir dünyaya açılan sokakların köşe başları…