Zümrüt SÖNMEZ
Okul gibi müze ve ilimler tarihine seyahat

Okul gibi müze ve ilimler tarihine seyahat

''İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi'', 24 Mayıs 2008 tarihinde Gülhane Parkı Has Ahırlar binasında açıldı. Başbakan tarafından açılışı gerçekleştirilen, kendi türünde dünyada bir ilk olan müze Frankfurt Üniversitesi Arap İslam Bilimleri Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Fuat Sezgin’in katkılarıyla hazırlandı.

Fuat Sezgin ilimler tarihinde İslam’ın izini süren bir seyyah. Dünyanın en önemli bilimler tarihi uzmanlarından. Sezgin’in ilimler tarihindeki seyri 1942 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Arap Filolojisi öğrencisiyken başlar. Dünyanın en büyük oryantalistlerinden biri kabul edilen hocası Helmut Ritter’in Müslümanlar’da da büyük matematikçiler ve Avrupa’nın en büyük bilim adamları seviyesinde alimler olduğunu söylemesiyle kendisini büyük bir serüvenin içinde bulur. 27 dili çok iyi bilen Fuat Sezgin 1960’ta 27 Mayıs askeri darbesinde 147’likler listesine girerek üniversiteden atılır. Daha o yıllarda İslam ilimlerinin tarihini yazmayı kafasına koyduğundan Türkiye’den fazla uzaklaşmamak için Almanya’ya J.W.Goethe Üniversitesi’ne gider ve çalışmalarına burada devam eder. Yakında 14.cildi çıkacak olan İslam Bilimler Tarihi adlı kitabı yazmaya başlar. 1982 yılında çalıştığı üniversiteye bağlı olarak Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü kurar. 1983 yılında ise aynı enstitünün çatısı altında İslam kültür çevresinin bilimler tarihine katkılarını somut olarak göstermek amacıyla bir müze oluşturur.

İstanbul Gülhane’de açılan İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi, Hoca’nın Almanya’daki Enstitüde kurduğu müzenin bir örneği. Yani Sezgin’in 1954 yılında Türkiye’de İslam Bilim ve Medeniyet Tarihi alanına yönelmesiyle başlayan Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde devam eden serüveninde oluşan birikimin ürünü. Müzenin amacı İslam dünyasının bilime katkılarını somut olarak göstermek ve konuyu Türkiye ve dünyadaki Müslümanların gündemine taşımak. Hocanın bu alanda hazırladığı beş ciltlik “İslâm’da Bilim ve Teknoloji” adlı eser de 2007 yılında Türkçeye çevrilmişti.

Fuat Sezgin, kendisiyle yapılan bir söyleşide (www.medeniyetmektebi.org adresinde yayınlanan 25.05.2008 tarihli söyleşi – burada ayrıca hocanın iki konuşmasının Türkçe metinleri de bulunabilir) kurulan müzeyle ilgili düşünceleri sorulduğunda Müslümanların ilimler tarihindeki muazzam yerlerini bilmediklerinden dolayı bugün Avrupa karşısında aşağılık duygusu içinde olduklarını söyleyerek kurulan müzenin onlarda bu anlamda yapıcı bir gelişme sağlayacağını temenni ediyor. Sezgin’in konuşmalarında özetlediği şekliyle Müslümanların bilim tarihindeki seyri kısaca şöyle:

“Müslümanlar dünya tarih sahnesine çıktıktan kısa bir süre sonra muhtelif kültür merkezlerinin bilgi birikimlerini devralmaya başladılar. Bu devralış, fethedilen ülkelerin kültür taşıyıcılarının aracılığıyla gerçekleşiyordu. Müslümanlar onlara, İslam'a geçseler de geçmeseler de aynı şekilde iyi davranıyor ve onları öğretmen olarak kabul ediyorlardı. Müslümanların esas itibarıyla Yunanlılardan, belli ölçüde de Sasaniler, Suriyeliler, Hintliler ve Sabiilerden devralınan bu bilimlerin alımını ve özümsemesini takriben iki asır zarfında tamamlamış ve üçüncü yüzyılın ilk yarısında, yani miladi dokuzuncu yüzyılda yaratıcılık evresine geçmiş olmaları, bilimler tarihinin dikkat çekici gelişmelerinden biridir. Bu yaratıcılık evresi yaklaşık sekiz asır, takriben 16. yüzyılın sonlarına kadar, yani Müslümanların liderliği Avrupalı haleflerine bırakmalarına kadar sürmüştür. Müslümanlar eski kültür çevrelerinden aldıkları bilimleri geliştirmişler, yeni bilimler kurmuşlar ve Avrupa kültür çevresindeki yeni bilimlere temel teşkil edecek olan yolları hazırlamışlardır. 

Bu bilimler, gelişimlerini hızla sürdürmekte oldukları MS 10. yüzyılda Avrupa kültür çevresine geçişin yolunu buldular. Arap-İslam bilimlerinin Avrupa kültür çevresinde devralma ve özümsenmesi 500 yıl kadar devam etti. Bilimler tarihi açısından bu devralma tarzı ne açık seçik ne de kusursuz idi; tercüme edilen kitaplarda yazarların isimleri, ya sıkça görüldüğü üzere hiç anılmıyordu ya da zaman zaman kitaplar Yunanlı otoritelerin adıyla neşrediliyordu. Müslümanlar ise kaynaklarını açıkça ve büyük bir saygıyla zikrediyorlardı. (Aristo'ya Muallim-i Evvel olarak atıfta bulunuluyordu)”

Sezgin’in ortaya koyduğu verilere göre birçok modern bilim, bugün bilinenin aksine iki-üç yüzyıl öncesine değil, 8 ile 16. yüzyıllarda yaşamış İslam bilginlerine dayanıyor. Sezgin, Batı uygarlığını, İslam uygarlığının değişik coğrafi ve iktisadi şartlar altında gerçekleşen bir devamı olarak görüyor ve İslam bilimlerinin, Yunan bilimlerinin bir devamı olarak geliştiğini söylüyor: “16. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasındaki bilimler yaratıcılıklarını kaybedip, Avrupalılar öncü rolünü üstlendiğinde, ne Müslümanlar yeni dönemin ortaya çıkışındaki kendi rolleri hakkında bilgi sahibiydiler, ne de Avrupalılar öncülük konumuna nasıl ve nereden geldiklerini bilecek durumdaydılar. Bunun üzerinden yaklaşık iki asır geçtikten sonra bazıları, Avrupa'daki bu gelişmeyi doğrudan doğruya eski Yunan'la irtibatlandıran ve Arap-İslam kültür çevresinin sekiz asırlık yaratıcı dönemini görmezden gelen, gerçeklere aykırı bir Rönesans tanımına ulaştılar.” 

Sezgin devamla şunları anlatıyor: “Bu yanlış değerlendirmenin tam bir kesinlik kazanmaya başladığı dönemde birtakım Avrupalı âlimler Arap-İslam bilimleriyle meşgul olmaya ve onun değerini takdir etmeye yöneldiler (Johann Wolfgang Goethe). Arap-İslam kültür çevresinin başarılarını araştırıp ortaya koymayı hedefleyen oryantalistik gelenek, eski derinliğini gitgide belli ölçüde kaybediyor görünse de, bugün de sürmektedir.”  Tüm bunlarla birlikte son derece trajik olan bir başka veri ise Müslümanların kendi kültür çevrelerinin bilimler tarihindeki rolü hakkında ancak 20.yüzyılın ortalarında ve oryantalistik araştırmalar sayesinde genel anlamda bir şeyler öğrenmeye başlamış olmaları. Bugün ise ne yazık ki ilimler tarihinin kilit noktasında bulunan İslam dünyasının bilime katkılarını yeterince bilmiyoruz. Fuat Hoca’nın çalışmaları ve İstanbul’da açılan İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi tarihimizin üzerine gerilen perdelerden birini aralıyor ve medeniyetimizin gizli kalan hazinelerini gözler önüne seriyor. 

Hakkında pek çok şey duyduğum, okuduğum bu müzeyi geçenlerde gezme fırsatı buldum. Büyük bir alanı kaplayan müzede Müslümanların 8'inci ve 16'ncı yüzyıllar arasında gerçekleştirdikleri alet ve cihazların örneklerinin yanı sıra Müslüman bilginlerin kurdukları kimyasal düzenekler ile rasathane, hastane, üniversite gibi kurumsal eserler de görsel olarak yer alıyor.  

Sergilenen araç ve gereçler Astronomi, Coğrafya, Saat Teknolojisi, Denizcilik, Savaş Teknolojisi, Tıb ve Eczacılık, Madenler, Botanik ve Zooloji, Fizik, Matematik ve Geometri, Mimari ve Şehircilik, Optik, Kimya, Müzik Bilimi ve Bilim Kitapları başlıkları altında sınıflandırılmış. Astronomi bölümünde, icadına 9.yy’ın son çeyreğinde başlanan, yıldızların ve atmosferde bulunan diğer cisimlerin uzaklıklarını ölçmeye yarayan usturlablar (usturlab İslam dünyasında icad edilen ilk astronomik alet), ilk kurulan rasathanelerin maketleri ve buralarda kullanılan, astronomik yükseklikleri ölçmeye yarayan aletler, kadranlar, Halife Me’mun’un ünlü dünya haritasının yer aldığı dünya küresi, saati astronomik gözlem araçları arasına sokan ilk astronom Takiyeddin’in, İbni Sina, İbnü’l Heysem gibi İslam dünyasının önemli alimlerinin icatları bulunuyor. Saat teknolojisi bölümünde astronom İbnü’ş-Şatır’ın icadı güneş saatleri, Takıyeddin’in mekanik saati, su saatleri, Harizmi’nin namaz vakitlerini belirlemeye yaran aleti, Müslüman bilim adamlarının bu alanda ulaştıkları zirveyi işaret ediyor.  

Denizcilik bölümünde döneminin en gelişmiş pusulaları, Arap denizcilerin daha 9.yy’da yıldızların yüksekliklerini belirlemek için kullandıkları “Yakup Sopası” yer alıyor. Bu bölümde verilen bilgilere ve Fuat Hoca’nın anlattıklarına göre modern denizcilik biliminin kurucusunun Portekizliler olduğu bilgisi yanlış. Müslümanların 15.yy’da denizcilikte ulaştıkları noktaya Avrupa’da ancak 20.yy’da ulaşılabilmiş. Müslümanların denizcilik biliminde ulaştıkları üstün seviye coğrafya alanında da gelişmelerini sağlamış. Açık denizlerde bulundukları noktayı gerçeğe en yakın şekliyle ölçebilme tekniğine ulaşmış, neredeyse kusursuz haritalar çizmişler. Onların ekvatorun uzunluğuna ilişkin verileri bugün bilinenden çok da farklı değil. Ekvatorun uzunluğu 9.yy başlarında Halife El-Me’mun’un dünya haritası hazırlamaları için görevlendirdiği bir grup bilginin defalarca tekrarlanan ölçümleri sonucunda 40.000 km’ye yakın olarak belirlenmiş. Modern coğrafyanın tanıdığı ekvator uzunluğu bu çok titiz yürütülen bilimsel çalışmanın sonucuna dayanıyor.  

Müzeyi hayranlıkla gezmeye devam ediyorum. Savaş teknolojisi bölümünde el bombaları, biyolojik bombalar, İslam dünyasında 13.yy’dan itibaren kullanılmaya başlanan gelişmiş toplar, alev fışkırtıcılar, mancınıklar ve ok atarlar, Tıb ve eczacılık bölümünde 10.yy’da kullanılan dişçilik aletleri ve Müslümanların gelişmiş tedavi yöntemlerini gösteren araçlar yer alıyor. Müslümanlar sadece tedavi yolları açısından değil dünya tıp tarihine yaklaşımları açısından da farklılık arz ediyorlar. Onlar evrensel tarih anlayışıyla yaklaştıkları tıp ilminde kendilerinden önceki hiçbir milletin ulaşamadığı seviyeye ulaşmışlar. Büyük Müslüman tıp bilimcisi İbn Ebi Uşaybia’ya göre “Her millet kendine özgü bir tıbba sahiptir. Böylece bir tıp, yüzlerce yıl içerisinde diğerinin yerini alır”. Anavatanı olan Mısır’da, Batı ve Doğu’nun farklı milletlerinin kültürlerinin bir potada eridiği bu Arap tabip, ondan önce hiçbir hekimin sahip olamadığı dünya çapında tarihsel bir bakış açısı elde ediyor. İlk defa İbn Ebi Uşaybia’da tıbbın geçmişi evrensel tarih bakış açısıyla ele alınıyor.  

Müslümanlar madenler, botanik ve zooloji alanında da büyük gelişme göstermişlerdi. Pek çok taşı tanıyor, Yunan bilginleriyle boy ölçüşecek ölçüde bitki tanımlamaları geliştiriyorlardı. Fizik bölümünde El-Biruni’nin icatları, su pompaları, değirmenler, kaldıraçlar, 9.yy’da kullanılan şiddetli rüzgarlarda bile sönmeyen lamba, 12.yy’da kullanılan El-Hazini tarafından geliştirilen, hata payını en aza indirmeyi amaçlayan hassas terazi, Matematikte öncüllerinin çok ilerisinde bir başarıya ulaşan Gıyaseddin El-Kaşi, İbn El-Heysem ve Harizmi’nin kaydettiği aşamalar, üçüncü dereceden bir denklemi ilk defa çözen Müslüman bilgin Ebu Cafer Muhammed b. El-Hüseyin El-Hazin, Müslümanların mimaride geldikleri nokta ve dünyanın Müslümanların elinden çıkmış en güzel başyapıtlarının modelleri, kimya ve optik alanında pek çok önemli konu ve kavrama İslam bilginlerinin getirdiği açıklama ve yöntemler de müzede yer alan diğer örnekler.  

Müzenin son odası ise Müzik bilimine ayrılmış. Musikiyi insanlığın ahlakını tesviye eden kutsi bir ilim, ilmi şerif ve hatta kâinatın lisanı olarak açıklayan Müslümanlar müziği bir ilim olarak incelemiş, geliştirmişler. Burada Müslümanların çok erken dönemlerde geliştirdikleri müzik aletleri yer alıyor. İslam Bilim ve Teknolojileri Tarihi Müzesi adeta bir okul… Bilgi değil bilinç vermeyi amaçlamış donanımlı bir okul. Çünkü bu konudaki ezberimiz malum… Sadece birkaç yüzyıldır Batıyı merkeze alarak yazılan tarih, ilimlerin başlangıcını Yunan’a modern bilimin başlangıcını ise Aydınlanmaya dayandırıyor. Kendini Yunan ilimlerinin yeniden ihyası olarak tanımlayan “Rönesans” aradaki yüzyılları görmezden geliyor. Oysa Eski Yunan ile Aydınlanma çağı arasında geçen Avrupa’nın karanlık ortaçağı olarak adlandırılan dönem, İslam dünyasının en ihtişamlı dönemi.  

Bunun yanında ne Yunan ne de Batı homojen kültürlerdir. Medeniyetler dönüşüm geçirirler, birbirlerinden etkilenirler. Eski Yunan medeniyeti, Doğu medeniyetlerinden; İslam medeniyeti, yine İskenderiye, Mısır, Hind, Çin ve Eski Yunan medeniyetlerinden, Batı medeniyeti de İslam’dan büyük ölçüde etkilenmiş aldığı temellerin üzerine bugünkü yapıyı inşa etmişti. İnsanlık tarihi gibi bilimler tarihi de bir bütündür ve İnsanlığın ilmi mirası kuşaktan kuşağa, medeniyetten medeniyete geçer. Bir coğrafyayı bu bütünün içerisinden çekip çıkarmak ise her şeyden önce tarih ilmine yapılmış büyük bir haksızlık. İslam dünyasına bilinçli olarak bu haksızlık yapılmış, Müslümanların 16yy’dan sonra gerilemeye başlaması pozitivist bir yaklaşımla onların “din”lerine bağlanmıştı. Fuat Sezgin bu durumu şöyle ifade ediyor: “Genellikle Müslümanlar, bu arada Türkler, İslam kültür dünyasının bilimler tarihindeki yerini ya çok az biliyor, ya bilmiyor, ya da bu kültür dünyasına karşı çok yanlış görüşler taşıyor. Batı dünyasının bugünkü üstün durumu birçok Müslüman’da özellikle Türklerde âdeta bir aşağılık duygusu uyandırıyor. Ortada, gözden kaçmayacak bir gerçek var ki, o da birçok Türk aydını, Batı dünyasına ulaşabilmenin çaresini Türk toplumunu dinden kurtarmakta buluyor.”

Fuat Sezgin’in ve İslam Bilim tarihi alanında yapılan diğer çalışmaların hatta kurulan müzenin ifade ettiği anlam bu noktada geçmişe öykünmek değil bu aşağılık duygusundan kurtulma yolunu seçmek olarak algılanmalı. Yine hocanın ifadesiyle “yaratıcı geçmişini bilmek, bilinç (üstünlük duygusuna kapılmadan) ve bireyin yetkinliğine güven temin edecektir.” Yani köklü ve güçlü, üretken bir medeniyetin devamı olduğumuz gerçeğiyle, tüm zamanların ve medeniyetlerin birbirinin devamı ve birbirinin kökleri üzerine kurulduğunu bilerek, bugünkü varlığımızı geçmiş tüm zamanlarla bağlantılandıracak, dışımızdaki hiçbir kültürü ötelemeyip içerecek bir ben idrakine ulaşmamızı sağlayacak. Bir tek müzeyle değil elbette ama zaman tünelinden çıkmış bu araç ve gereçlerin tarihimizin derinliklerine kurduğu köprüyle. Neden olmasın?



zumrut.sonmez@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (2)
adil günvar tarafından 2008-08-20 15:18:11 tarihinde yazılmış
hazine
ilmin yuvasını teşkil eden her çatı bir gün güneş ile aydınlatılmaya mahkum bu güneşin parçalarına vesile olan malumamatlara kaynaklara bireylere iştiyaklara umutlara şevk ola hayr ola daim ola
hikmet şen tarafından 2008-08-20 11:55:08 tarihinde yazılmış
okul gibi müze..
bu tür yazılarla unutulmaması gereken değerleri gündeme getirdiğiniz için teşekkürler.