Ayşe ZORLU

"Mektep"ten "Okul"a, "Muallim"den "Öğretmen"e Değişen Eğitim Hayatımız

 

Sosyolojik ve tarihsel metinlerin toplumsal maceramızı açıklarken yaptığı tespitlere göre, toplumumuzun yaşadığı buhranın kökleri üç asır öncesine kadar gider. Başlardaki tökezlemenin yerini son iki asırda ölümcül bir tedavi olarak “yeni” nin körü körüne taklit edilmesi almıştır. Fakat bu taklitçilik gerçek ilim sevgisinin yeşermesine imkân vermemiş ve sadece teknik boyutta kalmıştır. Bu süreçte eğitim başında “milli” ibaresi yer alsa da, bu karakterini muhafaza edememiştir. Burada anlaşılması gereken, kuru bir milliyetçilik değildir elbette. Peki, eğitimin milli olmasından ne anlamalıyız. Nureddin Topçu’ya göre “milli mektep zihniyet ve örfleriyle, metotları ve müfredatıyla, terbiye prensipleri ve psikolojik temelleriyle, hatta binasının yapı tarzıyla kendini başka milletlerden ayırır… Milli mektebimiz ne medresedir, ne de çeşitli kozmopolit unsurların karşılığı olan bugünkü mekteptir. Müslüman Türk’ün mektebi maarif, metafizik ve ahlak prensiplerini Kur’an’dan alarak Anadolu insanın ruh yapısına serpen ve orada besleyen, insanlığın üç binlik yıllık kültür ağacının asrımızdaki yemişlerini toplayacak evrensel bir ruh ve ahlak cihazı olacaktır.” (Türkiye’nin Maarif Davası, S.13)   

Bu sözler size de uzaktan göz kırpan yıldızlar gibi gelmiyor mu? Hani tutuverecekmiş gibi yakın ama aslında çok uzak… Sonra   derin bir Ahhh! çektirip düşüncelerinizi hal-i pür melalimize döndürmüyor mu?

Aslında o kadar uzak mı? Yıldızlar  uzak evet. Ama bu sözlerdeki gerçekler bize o kadar uzak mı? Uzaksa neden? Bir zamanlar yukarıdaki cümlelerde ifadesini bulan millet ruhundan beslenen ve o ruhu besleyen bir terbiye ve eğitim sisteminin yetiştirdiği nesiller, hala hayranlık uyandıran medeniyetler kurmuş nesillerdi. O nesillerin evlatlarıyız. Peki, ne değişti de o ruhtan bu kadar uzak düştük. Yine üstada kulak verelim: “Fikir ve irfan hayatımız üçyüz yıl çorak bir çölde bocaladıktan sonra kurtuluş yolunu arayanlar, geçen asrın sonlarından başlayarak kısa aralıklarla hamleler yapıp batı kültür ve maarifinin kucağına sığındılar. Yeniler bunaltıcı karanlıktan sıyrılmanın çaresini kendi varlığımızdan sıyrılıp uzaklaşmada aradılar. Sırayla Fransız, Alman ve İngiliz kültür ve maarifine teslim olduktan sonra bugün Avrupa için bile korkunç bir yıkım kaynağı olan Amerikan maarifine sığınma cinayetini işlemekten çekinmediler” derken Amerikan eğitim ve kültür sistemini bütün bir insanlık için yıkım olarak görür. Millet kültürünün bütün gelenekleri ve kaynaklarıyla birlikte, sözde aydınların da işbirliğiyle bu yeni ruhsuz, pragmatist kültürün işgali sonucu yıkıldığından bahseder.

Küreselleşme, medya, sermaye grupları, kitle kültürü, popüler kültür derken, eğitimde de öncelenen ilk etapta çok açıkça ifade edilmese de, vatansever ve iyi ahlaklı insanlar yetiştirmekten ziyade, müfredatta da tanımlandığı gibi risk alma yeteneğine sahip, kariyerist, girişken, vizyon ve misyon sahibi( ki bu vizyonlar tamamen seküler çerçevede şekillenmektedir) dünya vatandaşları yetiştirmektedir.

Ve mektep bugünkü haliyle “artık gençliğe karakter mayası aşılamamaktadır” (S:41).

Zira “ahlak”ın yerini “fen”, “millet” in yerini ne idüğü belirsiz, hayali bir “kamuoyu” almıştır. Kamuoyu geçmişten gelen değerlerle değil, günübirlik medya söylemleriyle çok rahat yönlendirilebilir. Çocuklar zaten “elektronik dadı” nezaretinde ve tüketici birey formatında yetişiyorlar. Onlar için de şimdiden sun’i ihtiyaçlar oluşturulup ürün pazarlaması yapılıyor. Eğitim sistemi de dünya kolonizasyon hedefinin dışına çıkamayacak tarzda  modernleştirilmiştir çoktan. Direnç alanı oluşturabilecek her türlü milli ve karakteristik unsurdan arındırılarak tabiî ki. O halde dünya konfederasyonunun değerli üyeleri, kuşatma tamamlanmıştır.(!)

Aslında kültürel anlamda dünya ölçeğinde yaşanılan durum bundan çok da farklı değil. Özgürlük adı altında esaret, yetişkinlerden başlayarak çocukları da hedef alan bir kuşatma. Evde medya dayatmasının tesirleriyle zihinleri sürekli yeni pazarlar ve yeni yaşam şekilleri doğrultusunda alabora edilen, okulda sürekli sınav, not, test, dershane sarmalında bir an önce çağdaş dünya vatandaşları olarak yetişmeleri hedeflenen, çocukluklarını yaşayamadan büyüyen mutsuz, tatminsiz çocuklar.

Evet, tablo iç açıcı değil biliyorum. Ama yine de bir şansımız var: AİLE.  Ülkemizde geçmiş yıllara göre artsa da, boşanma oranları Avrupa ülkelerinin gerisinde. Evet, artık kültürel kodları yeni nesillere aktaracak büyükler yok çekirdek ailede. Ve modern yaşam anneyi de evden uzaklaştırdı biliyorum. Ama yine de, aile bizim en önemli kurumumuz. Çünkü  “ aile bir dereceye kadar seciyemizin hamurunun yoğrulduğu mekteptir. Sevginin ve kalp alışkanlıklarının mektebidir. Sabrın ve müsamahanın mektebidir. Şefkatin ve anlayışın mektebidir. Fedakârlığın ve vazifeler yüklenmenin mektebidir.”(S:52) Bu değerleri ailemizde ne kadar yaşatabiliyorsak o oranda aile olmuşuz demektir. Kısaca aile, hala bizi biz yapan değerlerin aşınarak da olsa korunduğu yegâne mektebimizdir. Ve belki insanlığın kurtuluşu da bu mektep olacaktır. Bu sebeple, çağımızın erozyonlarına karşı “aile”yi  korumak ve ailede bu değerleri çocuklarımıza örnek olacak şekilde yaşatmak konusunda, herkes birinci dereceden mes’uldür.

Günümüzde bilim, hangi keşfi yaparsa yapsın, ALLAH’ı tanımadıkça, HİKMET’i hiçe saydıkça, kendi kuyruğunun etrafında dönen kedi mesabesinden kurtulamayacaktır. Ve böyle bir uygarlığın insanlığa huzur getirmesi mümkün değildir. Zamanımız bunun en iyi örneğidir. Çünkü görünen odur ki, Batı eğitim ve kültürü insan ruhunu değil, insan nefsini yüceltmeyi hedef almıştır. Sonuçta, tamamen seküler, hıza ve hazza dayanan konformist bir kültürde insanlar ruhen açlık içindedirler. Batı “Tanrı” yı öldürmüş, onun yerine tekniği ve seküler yaşam tarzını kutsallaştırmıştır.

“Bugün artık kutsallaştırdığı uzvi yapının sakat sinirleriyle kıvranan nesli tedavi için, tam hastalığın bulunduğu yerden başlamak lazımdır. Uzviyetten ilme, ilimden ahlaka ve nihayet dine yükselmemiz lazımdır. Böyle adım adım yürüyüş hasta hem de şaşkın bir nesli ALLAH’a götüren yolda yeniden canlandırabilir. Bu iş bir maarif işidir ve bir neslin kurtuluşunu ancak maarifin yükselmesinde aramak lazımdır.”(S:26) derken üstad, bir kez daha eğitimin niteliğine vurgu yapar.

Bugün Batı’ nın dünyaya söyleyecek sözü kalmamıştır. Yaratılan ne varsa Yaratan’dan ötürü sevme ve onu emanet olarak kabul etme inceliğinden yoksun bir anlayış, nihayetinde gezegeni ve insanlığı bir uçurumun kenarına getirip bırakmıştır. Batı medeniyeti kim ne derse desin çöküş sürecini yaşamaktadır. Amerika’nın içine düştüğü son ekonomik kriz, buzdağının görünen kısmıdır sadece. Ve dünyaya söyleyecek esaslı sözü olan, Jean Baudrillard’ın da ölmeden önce açıkladığı gibi, sadece ve sadece İslam’dır. O halde özellikle bizlerin kendimizi ve çocuklarımızı gelecek günlere şimdiden hazırlamamız ve eğitim konusunda daha duyarlı olmamız gerekmektedir. Bizim mektebimiz nasıl olmalıdır? Son sözü yine hocamız söylesin:

“Bize bir insan mektebi lazım. Bir mektep ki, bizi kendi ruhumuza kavuştursun. Her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın. Haya duygusuna sahip gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin. Her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın. Her an ALLAH’ın huzurunda yaşamayı öğretsin”(S:42)

İçinde bulunduğumuz mübarek günlerin yüzü suyu hürmetine.

 



ayse.zorlu@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

Ayın En Çok Okunanları