Zümrüt SÖNMEZ
İpek yolunda karartma akşamları

İpek yolunda karartma akşamları

 

“Sürecek savaşımız

                                Afgan dağlarında rüzgarlar

                                Ezanlarla beraber dolaştıkça

                                Kırları bayırları...”

(Erdem Beyazıt’ın "Afganistan-1400" adlı şiirinden)

 

Yıl 1981, mevsimlerden yaz. Tarihin aydınlattığı uzun bir yolda, Ankara’dan, Tebriz’e, Tahran’a, sonra gözü yaşlı göç şehri Peşaver’e ve Afganistan’a seyir halindedir Erdem Beyazıt. Gözleri görülmeyen ayrıntıda, kalemi elindedir. Onun bu kutsal seyrinde bir araya gelen topraklar, geçmişte olduğu kadar o gün de birliktedir, tuhaf bir ortaklığı yaşamaktadırlar. Türkiye askeri bir “darbe”yi, İran “devrim”i, Afganistan “savaş”ı simgeler ve İpek Yolu üçünün de sırlarını vakur bir edayla taşıyan yoldur. Üçünün de birbirine çok yakın zamanlarda yaşadığı tarihi tecrübelerin, çağlar boyu yitirdiklerinin ve biriktirdiklerinin tanığıdır. 

“İpek Yolundan Afganistan’a” adlı kitabı, Erdem Beyazıt’ın uzun ve zorlu Afganistan yolculuğu esnasında tuttuğu notlardır. Gezi esnasında ihmal edilmeden, özenle yazılmış satırları okurken şu soruyu sordum: Gezi notları yazmak bir yazarlık refleksi midir yoksa tarihe şerh düşme kaygısı mı? Yazar görev mi addetmiştir bunu yoksa doğal bir gereksinme midir? Beyazıt’ın satırlarını okurken her ikisinin de aynı anda vuku bulduğunu, hissedildiğini anlamak zor değil. Kitap, coşkusu kaleminden taşan içten bir yazarın kelamı olduğu kadar, ülkelerin tarihlerinin kesiştiği coğrafyaya ayak bastığının farkında olan bir görev adamının zamanı yorumlayışıdır. Beyazıt yedi kişilik ekip ve iki araba ile planlı ve donanımlı olarak çıktıkları yolculuğun amaçlarını notlarının başında şöyle ifade eder: “Seyahatımızın ilk amacı İran ve Pakistan’daki Afgan muhacir ve mücahitlerine ulaşarak onların sesini dünya kamuoyuna aksettirmek… İkinci amaç, İslam devriminden sonraki İran’ı bütün gerçeği ile tanımak ve tanıtmak…Üçüncü amaç ise, İstanbul’dan Yeni Delhi’ye kadar kadim İpek Yolu’nun tarihi eserlerini ve turistik mevkilerini filme ve yazıya raptetmek!...” 

Onlar sekizincileri “çöl” olan bir grup seyyahtır. Bazen incelip bazen kabalaşan, akıp giden kilometreler gibi huyu suyu iklime göre değişen çölü katıp yanlarına, yani nazlı bir arkadaşın eşliğinde onun gönlünü yapmaya çalışarak yol alırlar. Yollar dilsizdir. Adım başı birini bulup selam vermek yol tarifiyle birlikte duasını almak gerekir. Bunaltıcı sıcakta, her an tetikte, yüreği ağzında şehirlerin karartma akşamlarında, İpek yolunun mim duraklarını tek tek gezerler. Çölde serap görür gerçeği yadırgarlar kimi zaman; serap çölün cefasından daha gerçektir. Erdem Beyazıt’a göre çölde gün gibi aşikar olan sonsuzluk duygusudur. “Sonsuzluk duygusunu bir deniz, bir okyanus mu, yoksa bir çöl mü daha çok verir insana? Ben reyimi Çöl’den yana kullanıyorum.” der bu yüzden. 

En çok insanlarının yüzünden okunur şehirler 

Yolculuklarının ilk durağıdır İran. Beyazıt burada devrim sonrası İran hakkında bol bol malumat toplar, bildikleriyle karşılaştırmalar yapar. Önce Tebriz’de dinlenir sonra Tahran’da 3 gece geçirirler. Ve Kum’u, Isfahan’ı, Kirman’ı ziyaret ederek tutarlar Afganistan yolunu. İran’dan Afganistan’a yol uzun. Aradaki durak Pakistan ve çöl, çöl, çöl…  

Pakistan’a gidene kadar uzun bir yolculuk geçirir, pek çok konaklama yerinde, misafirhanede, handa, bozuk yolların kenarına kurulmuş küçük dükkanlarda, yemek, çay ve uyku için dururlar. Beyazıt burada tanıştığı kişileri detaylıca anlatır. Peşaver’de tanıştığı 18 yaşındaki muhacir genç için “Yurdunu yuvasını kaybetmiş olmanın, vatanı işgal edilmiş olmanın tüm çilesini Abdulgaffar’ın gencecik yüzünde bir anda okumak mümkündü.” der. Abdulgaffar derisi Peşaver güneşi yanığı gencecik bir delikanlı. Onun ince, kavruk yüzünde acının usulca sevince dönüşünü görür, bir yurdun talihinin dönüşünü görür gibi.  

Gezdiği tüm şehirleri insanlarının yüzünden okur. Şairane bir okuyuştur bu. Çünkü bir insanda cisimleşen büyüdüğü şehrin tarihidir. İnsan, rengini, dilini, tadını ve kokusunu ait olduğu şehirden alır. Tıpkı Abdulgaffar’da olduğu gibi gözlerindeki ışıltı, davranışlarındaki olgunluk savaşla tanışıklığını ele verir. Peşaver’i çevreleyen muhacir kamplarını gezerken, ülkenin ileri gelenleriyle siyaset konuşurken, cephede mücahitlerle dertleşirken, bir yurdun tarihini kişilerin suretinden okumaya çalışır. Bu eğilimi onu daha hassas, daha kederli kılar ister istemez.“Muhacir kamplarını gezerken bana en çok dokunan görünümlerden biri her kampın bitişiğindeki mezarlıklar oluyor. Mezarlarında yatanlar sanki bu kamplarda yaşayanlardan daha fazla.  Hele çocuk mezarları, kadın mezarları! Rabbim ne kadar çok minnacık mezar var! Ve ne kadar renkli bezlerle, sırma tellerle süslenmiş ve toprağı daha kurumamış kadın mezarları!.. Ah doğum yaparken ölen tazecik anneler, ah dünyayı tanımadan göçen miniminnacık yavrular!” Bir merkez hastanesini gezerken aynı şairane kederle şunları söyler: “Bu mazlum bu çilekeş, bu kahraman insanların asaleti karşısında bir anda içimi öyle bir mahcubiyet duygusu kaplıyor ki, değil onları sorularımla rahatsız etmek, onların karşısında ayakta duruyor olmak bile bana bir saygısızlık gibi geliyor.” Bu satırlar Beyazıt’ın duygusal yoğunluğunu tam manasıyla ifade eder. 

Peşaver’den muhacir şehir Afganistan’a, “cephe”ye gitmek için yola çıkarlar. Kalabalık mücahit bölüğüyle önce uzun bir otobüs yolculuğu, ardından da günler sürecek zorlu bir yürüyüş beklemektedir onları. Afganistan’a gidiş ve dönüş yürüyerek, bazen de katır sırtında geçer. Erdem Beyazıt uzun uzun anlatır bu yürüyüşü. Azad bölgelerde başları önlerinde yorgun ve tedirgin Afgan muhacirleri görür, göz yaşlarına hakim olamaz. Dağlar, tepeler, vadiler, ırmaklar, kızıl-boz toprak yollar aşarlar. Bir savaşa sınır olan şehirlerde düşünceler, hisler de sınırlarda dolaşır, büyük bir imtihanla sınanır. Yüksek dağların dik yamaçlarında, fantastik bir yol öyküsünün kahramanı olurlar.  

Beyazıt diğer kahramanların Erdem Ağabeysidir. Vardığı şehirlerin cümle kapısında çocukların selamıyla karşılanır. Evlerin önündeki hasır peykelerde dinlenir, damların üzerine battaniye serip uyur. Her tarafta bombalanmış köyler, son bulmuş kısa hayatlar, soran bakışlar ve bir de toprağı zehirleyen mayınlar vardır. Silahla büyüyen erlerin tüm yoksunluklara rağmen var güçleriyle verdikleri bağımsızlık mücadelesi öylesine yer eder ki yüreğinde “Savaş Risalesine Zeyl”de mısralarına yansır:

“Hiçbir okyanus olamaz/ Bir mücahidin/ Yüzündeki çizgilerden/ Daha derin.” 

Erdem Beyazıt bu kitabıyla sadece yol hatıralarına değil, yaşamına, zevklerine, kederlerine, kavgalarına, heyecanına dahası yolculuğuna ortak eder okuyucusunu. Çoğu zaman kadim bir dostla dertleşir gibi yazar, bazen tam aksine ders verir gibi. Bugün ne yazık ki kitabın baskısı yok. Kütüphanede bulduğum 395 sayfalık nüshayı okuyup bitirdiğimde ise onların iki aylık yolculuğu henüz bitmemişti. Kitabın neden yarım olduğu, ikinci cildinin yazılıp yazılmadığı bilinmez ama yine de “Erdem Ağabeyi” yakından tanımanın en iyi yoludur; “İpek Yolundan Afganistan’a” yola çıkmak.

 

"Bu yazı KUŞLUK VAKTİ dergisinin Eylül 2008 sayısında yayınlanmıştır"



zumrut.sonmez@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

Ayın En Çok Okunanları