Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıraları, geçen yıl aldığım ve kütüphanemde istirahata terk ettiğim bir kitaptı. Kitabı, geçtiğimiz günlerde bir araştırma vesilesiyle elime aldım ve bir daha bırakamadım. Bazı kitaplar, bazı zamanlarda kendilerini “özellikle” okutur. Ali Ulvi Hoca, hatıratının sayfalarını kendi elleriyle çevirdi sanki. Tanıklığa çağırdı yıllar öncesine; geçmişin izini sürerek yolumu bulmam, bugünü daha iyi anlamam için!
Hocanın hatıraları 1922’den 2002’ye kadar süren bir hayatın hikâyesi. 3 Mart 1922’de Konya’nın Sakyatan köyünde başlayan bu mütevazı hayat, 1939’da dönemin din adamlarına yönelik incitici politikaları nedeniyle Medine’ye uzanır. Onun ve ailesinin Konya’da geçen günleri Cumhuriyet sonrası Türkiye’sine dair önemli ipuçları verir.
Ali Ulvi Kurucu, ilim-hikmet erbabı bir aileden geliyor. Dedesi Hacı Veyis Efendi, amcası Hacı Mustafa Efendi ve babası İbrahim Efendi, ömürlerini dine ve halka hizmetle geçirmiş ender insanlardan. 1930–1939 arası ilk gençlik yıllarını Konya’da, şehirde geçiren Ali Ulvi Hoca, ilim heveslisi bir genç olarak ailesinin de içinde bulunduğu sohbet halkalarında yer alır, dönemin ilim adamlarından feyiz alır.
Daha sonra ailesiyle Medine’ye göç eden Ali Ulvi Hoca, Mısır’a El-Ezher’e tahsil görmek üzere gider, babası İbrahim Bey, annesi ve kardeşleri ise Medine’ye yerleşir. 1945’de babasının ölümü üzerine tahsilini bırakıp Medine’ye dönmek zorunda kalan Hoca burada kütüphane müdürlüğü yapar.
Bu arada zaman zaman Türkiye’ye de gidip gelir. Amcası Hacı Mustafa Efendi’nin rahatsızlığı üzerine 1959 yılında yaptığı bir Konya ziyaretinde kısa zaman sonra vefat edecek olan amcasından ömrünün sonuna kadar unutamayacağı şu sözleri dinler:
“Oğlum, hülâsa olarak kendine yapacağın telkin, şu olacak: İnsan olamadım. Her şey olmak kolay oluyor da, insan olmak zor oluyor…
Yavrum, insanoğlunun, insani sıfatları var, hayvani sıfatları var. Ne sadece hayvan olarak kalır, ne sadece insan olarak yaşar… İslam bu iki halin sıfatları arasında, ahenk temin eden bir dindir.
İnsanlık, hayvani sıfatlar da beraber bulunmakla birlikte, insani sıfatların, hayvani sıfatlara galebe çalmasıyla mümkün olur. İnsanı insan eden, hayvandan ayıran mümeyyiz vasıfların, ulvi, yüksek sıfatların hayvani sıfatlara üstün gelmesi lazımdır… Ahlak, fazilet, sabır, metanet, feragat, aşk… Bunların hayvani vasıflara galip gelmesi lazımdır… Devamlı olarak kendi kendini tenkit edecek, kontrol edeceksin. Başkalarından önce, sen kendi yaptıklarını kendi yaşayışını tenkit edeceksin…
Kendine devamlı surette: İnsan olamadım, insan olamadım, insan olamadım… Her şey olunurmuş da insan olunamazmış, diyeceksin.
Kitaplar elinizde, kütüphane müdürüsün… Evladım, mühim olan, okunan kitapları, yaşanan bir hayat haline getirmektir… İrfandan, ilimden, zikirden, fikirden maksad, ruhun nefs-i emareye hâkim olmasıdır. İnsanın, nefsin elinden kurtulup, ruhun emrine girmesidir.
Bu anlattıklarım, tasavvufun, ahlak ve irfan ilimlerinin, ömürler boyu, asırlar boyu, kitaplar, kütüphaneler dolusu yazdıkları şeylerdir…
İnsan, âlim oluyor da, amil olamıyor. Bildiğini hayatına tatbik edemiyor… Amil oluyor da, ihlâs sahibi olamıyor… İhlâs sahibi oluyor da, insan-ı kâmil olamıyor.
Yani hayatın, kemale doğru yükselip giden bir merdiven olsun…”
Kitaptan alıntılanacak, tekrar tekrar okunacak daha pek çok bölüm var. Ama ben özellikle bu satırları, Hacı Mustafa Efendi’nin hem oldukça naif hem de bir o kadar derin olan bu sözlerini taşımak istedim sayfama. Hacı Mustafa Efendi’nin nasihati bir devrin hikmet sahibi insanlarının bakış açılarını konuşlandırdıkları hassas dengeyi açık ediyor çünkü. Onların yaşam felsefelerine göre; insan olmak ya da olamamak meselesi yer küreye şeklini veren eğri ki, hayat bu açıyla kemale uzandıkça kıymetleniyor.
Ali Ulvi Hoca’nın naftalin kokulu hatıraları, tarihimizin çok da eski olmayan bir kesitine şahit tutuyor bizleri ve bambaşka bir dili konuşuyor. Bugünün kavramları, bugünün kaygılarıyla manasına kolayca erişemeyeceğimiz bir dil bu. Bir zamanlar kullandığımız ve şimdi illaki hatırlamamız gereken bir dil. Bu dilin konuştuğu alfabe eski ama sesler tanıdık. Çünkü bir ayağı bugüne uzanan o kaygılarda ortağız.
Ne kadar yakın olursa olsun, tarihi, olayların kat kat üzerinden okuyoruz ve zamana teğet geçerek, insanına, onun tanıklığına dokunmadan örtüyoruz üzerini. Arkamıza göz ucuyla fırlattığımız bir bakış, bizim tarihi yorumlayışımız. Ama hatıraların dili daha içeriden, daha gerçekçi ve yalın. Ali Ulvi Hoca’nın hatıraları da böyle, ailemizden birinin günlükleri gibi yakın, eski bilge büyüklerin sohbetleri gibi akılda kalıcı, ibretlik!
Ertuğrul Düzdağ’ın Medine’de Hocanın evine misafir olup hatıralarını not alarak hazırladığı bu kitap, Ali Ulvi Hocanın, ailesinin ve çevrelerindeki insanların, içinde bulundukları zamanda, Türkiye’nin ve dünyanın hallerini nasıl yorumladıklarını, hangi hassasiyetleri gözettiklerini anlatıyor.
Kitap, Kaynak Yayınlarından üç cilt olarak yayınlanıyor. Altı çizilerek, notlar alınarak, üşenmeyip yanımızda sözlük bulundurarak okumamız gerekiyor. Hoca’ya bu vesileyle Allah’tan rahmet diliyor, hatıratını okumanızı ısrarla tavsiye ediyorum.