AK-DER’in (Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği) çalışmalarını bir süredir uzaktan izliyordum. 1 Kasım Cumartesi günü, hazırladıkları “Örtülemeyen Sorun Başörtüsü” adlı kitabın tanıtımı mahiyetinde bir panel gerçekleştirdiler. Panel, sempozyum, konferans türü toplantıların bir yerlerden bir şekilde tanıdığımız insanların yüzüne bakma fırsatı sunmanın üstünde fonksiyonlarının olmadığını düşünen biri olarak, bir hafta önceden ilgimi, dikkatimi hazırladım ve tuttum panelin yolunu.
Salonun girişindeki fotoğraf sergisi içimi sızlattı, zaman zaman konuştuklarımızı yadırgadım ama bir yandan da bazı notlar biriktirdim. Çünkü AK Parti iktidarı ile gevşemişse de bu “davanın erleri”, başörtüsü eskisi gibi sahiplenilmiyor görünse de, bir taraftan hala çözüm arayan, işin peşinde olduğunu haykıran birilerini dinlemek insana iyi geliyordu. Hiç değilse, şimdi meselemizi konuştuğumuz dile, kullandığımız kavramlara göre geldiğimiz noktayı, yılların bizde neleri değiştirdiğini müşahede edebilir, özeleştiri yapabilirdik.
Aktarmak istediğim ilk not; panelin açılış konuşmasını yapan Yıldız Ramazanoğlu’ndan. Ramazanoğlu konuşmasının başında, bu tür toplantıları artık akademik tebliğlerin sunulduğu ciddi programlar olarak değil, daha samimi aile toplantıları gibi algıladığını söyledi. Bu sözler yeniden içe dönüşün ikrarı gibiydi. Yıldız Hanım alt metinde aslında meselemizi “mahalle”nin dışına sağlıklı bir şekilde çıkaramayışımızı, her girişimin devlet odaklı, medya köpüklü kategorilerin girdabında takılıp kaldığını söylemenin yanında başörtüsü sorununda bugün gelinen noktayı da işaretliyordu. Zaten katılımcıların çoğu başörtülü bayanlardan oluşuyordu. Konuşmacılardan bazıları böyle toplantılara özgü “burada başı açık bayanlar çoğunlukta olmalıydı”, “erkekler daha fazla iştirak etmeliydi” gibi replikleri tekrarlamış olsalar da (sanki kendi aramızda ortak bir dil oluşturabilmişiz gibi), Yıldız Hanım’ın ilk sözleri, hep böyle olageldiğini, ailece dertleşip veryansın ettiğimizi, evin kapısının dışında haklılığımızı ispat girişimlerimizin her defasında elimizde patladığını hatırlattı bana. Diğer yandan, gerek konuşmacıların gerekse AK-Der yetkililerinin kullandıkları esprili dil -zaman zaman kendimi eğreti hissetmeme neden olsa da- bir özgürlük sorunsalına dönüştürülen başörtüsünü, çekilen acıları, kısa sayılmayacak bir sürecin yıprattığı hayatlarımızı kendimizden bir şekilde uzaklaştırdığımızın, meselenin içinde olduğumuz halde dışarısından bakabildiğimizin kanıtıydı.
Ardından Türkiye’de Başörtüsü Sorunu’nun tarihinden, geçirdiği evrelerden kısa kısa bahsetti Yıldız Ramazanoğlu. Üniversitelerde başörtüsü sorununun ilk mağduru Hatice Babacan’dan, 80 darbesi sonrasında üniversitelerin kapılarına asılarak duyurulan “gerekçesiz” yasaktan, 28 Şubat postmodern darbesinden ve Leyla Şahin’den, sonra 99’da Merve Kavakçı’nın başına gelenlerden ve Milletvekili Nesrin Ünal’dan bugünlere uzanan o sancılı süreç gözlerimizin önünde canlandı yeniden.
Bu yıl 9 Şubat’ta 411 milletvekilinin oyuyla meclisten geçen iyileştirici yasaya rağmen geçtiğimiz ay kamusal alanda başörtüsü yasağı gerekçelendirildi. Aslında bu gerekçelendirme yıllardır yaşanan sürecin bir sonucu olarak çıkıyordu karşımıza. (Yasağın kısa tarihini gözlerimizin önünde yeniden canlandırdığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz) Yasak ilk ortaya çıktığı zamanlarda, (ne hikmetse darbe dönemlerinin hemen peşi sıra) 68’lerde ya da 80 sonrasında, alınan karar halka kanunsuz-dayanaksız sunuluyor, sadece “yasaktır” deniliyor ve yine pek de usule nizama uymayan yollarla uygulanmasına geçiliyordu. Yıllardır harcanan zaman “yasalara dayanmayan bir yasağın” çeşitli ağızlarca konuşulmasını, tartışılmasını beraberinde getirdi ve dejenerasyon bununla birlikte başladı. Çünkü devlet eliyle herhangi bir dayanak-ölçü sunulmadan sadece yaptırım gücü kullanılarak uygulatılan bir karar ister istemez zihinlerde büyük gedikler açıyordu ve bu boşluklar başka şekillerde dolduruluyordu. Gün geçtikçe sadece yasağı değil kavramsal olarak başörtüsünü konuşmaya başladık. Zaman gösterdi ki karar hukuki ya da siyasal açıdan olmasa bile dillerimizde gerekçelendirildikçe durum daha da vahimleşti aslında. Tartışmalarımızın vardığı boyutlara paralel zihinlerimiz de dönüşüyordu.
Paneldeki diğer konuşmacılardan biri olan Doç. Dr. Bekir Berat Öztürk ise başörtüsü meselesini “kapalı kadınların resmi ayrımcılığa maruz bırakılması” olarak tanımladı ve bunun bir rejim sorunu olmasının yanında devlet-birey ilişkisi sorunu olduğunu söyledi. Çünkü Türkiye’de devlet, hak ve hürriyetler meselesini otoritenin bireylere verdiği “izinler” olarak algılıyor, bireyin hak talep etme durumunu ortadan kaldırıyor. Bu yüzden başörtüsü sorunu din ve vicdan özgürlüğü, hak ve hürriyetler meselelerinin bir uzantısı ve art arda sıralanabilecek daha pek çok sorunun da bir parçası aslında. Kürt sorununu üreten irade ile başörtüsü sorununu üreten irade özde aynı ve aynı kaynaktan besleniyor. Sonuç olarak din ve vicdan özgürlüğü meselesi ülkemiz için genel bir sorun, diğer yandan sosyolojik-psikolojik dışlama/ötekileştirme ise küresel anlamda tüm dünyanın aşması gereken bir başka temel sorun. Öztürk bu noktadan hareketle, başörtüsü sorununun bir dizi mesele içerisinde bütün olarak ele alınması gerektiğini, yani pratik fayda ve bir ahlaki gereklilik olarak genel özgürlükler paketi içerisinde çözümlenmesinin doğru olduğunu belirtti.
Aktarmak istediğim son not; İlahiyatçı Prof. Dr. Saim Öğüt’ün konuşmasından. Laik bir dünyada dindarlar da söylemlerini laik bir dile çevirmeye çalışıyorlar diyen Saim Hoca dindar kesimin meseleleri yorumlayışlarındaki Kur’ani merkezden kayma problemine dikkat çekti. Başörtüsü sorununun Kur’ani bir hüküm olması konusunu tartışan ilahiyatçılardan örnekle, din ilimlerinin otorite gücünün “din bilimlerine” geçtiğini, ilahiyatçıların kuran-hadis-fıkıh merkezinden değil de din psikolojisi, din sosyolojisi, din felsefesi merkezinden hareketle konuştuklarını belirtti.
Aslında ilahiyatçıların başörtüsü konusunda gösterdikleri tavır ve geliştirdikleri söylemlerin dolduramadığı boşluklar bilimsel argümanlara dayanılarak doldurulmaya çalışılıyordu. Bu yüzden önce Kur’ani bakış açısının, fıkıhın bu konuda ne dediğini daha sağlam ve katışıksız ortaya koymak gerek. Bunun yanında diğer bilimlerin ne dediğine kulak kabartmalı, sosyoloji, psikoloji gibi alanların boşlukları doldurmak yerine kendi içlerinde bütünlüklü yepyeni söylemler geliştirmesine olanak sağlanmalı. Bir yandan da bu tespit Kur’an’dan kaynaklanan ve beslenen bakış açısının yerini daha bilimsel ve dolayısıyla da seküler bakışın aldığını ortaya koyuyordu. Gittikçe küreselleşen ve aynı oranda sekülerleşen, parçalara ayrılan günümüz Müslümanları için geçerli olan bu temel problemin üzerinde çok daha fazla durmak gerekiyor.
Öncesini saymazsak başörtüsü sorununun en yakın tarihi henüz on yıllık. Ve bu on yıllık süreçte, siyasi, sosyal, ekonomik hayatımızdaki değişimler, hafızalarımızda biriken onlarca konu başlığı, onlarca ses ve görüntüyle birlikte hem biz hem de başörtümüz değişti.
Bir kavram olarak bile “başörtüsü” pek çok şekilde konuşulmaya çalışıldı. Hukuki ya da siyasal çözüm arayışları ise ne yazık ki sadece başladığımız noktaya geri dönmemizi sağladı. Gelinen şu noktada tüm duygusal iniş çıkışlarımızı, en bilimsel, sosyolojik analizlerimizi tüketmiş, hatta Kur’an’ın ilgili ayetlerinin birçok “bilirkişi” tarafından tekrar tekrar yorumlandığına şahit olmuştuk. Süreç içerisinde o kadar çok renk, dil, şekil değiştirdi ki bu “sorun” şu anda projeksiyonu kendimize çevirmeli, içeriden bir bakış samimi bir dil ve bol özeleştiriyle en başından tanımlamalıyız hem kendimizi hem başörtümüzü.
Gelinen nokta demokratik bir ülke açısından ne büyük bir açmazı işaretliyorsa, söyleyeceğimiz her söz de zihinlerimizdeki gediğin biraz daha derinleşmesini sağlıyor. Sadece bir tanım daha eklemiş oluyoruz hali pür melalimize. Bu yüzden ne yazık ki bu konuyla ilgili bu yazının da benzerleri gibi söyleyebileceği çok fazla bir şey yok. Av. Fatma Benli panelde başörtüsü sorunuyla ilgili hukuki açıdan gelinen şu nokta için “sıfır noktası” tabirini kullanmıştı. Bence bu duygusal açıdan da böyle. Bir dolduk bir boşaldık ve nihayet tükettik söylenecekleri. Ama sıfır noktaları yeniden “haydi!” demek için iyi bir başlangıç olabilir. Çünkü sözün bittiği yerde duruyorken işte; okullarının kapısını rektörlerinin duvar gibi yüzlerinden ayıramayan kızların gözlerine bakmanın tam sırası.