Fatih GÜLDAL
Sivil Bir İnisiyatif Olarak Ahilik Kurumu

Sivil Bir İnisiyatif Olarak Ahilik Kurumu

Küresel ekonomik kriz ülkemizde de kendini hissettirmeye başladı. Akşam haberlerinde hatta dizilerde esnafın kepenk kapattığı, işverenlerin çalışanlarının mesaisine son verdiği sıkça söylenir oldu. Bu tarz haberlerin bir kısmının spekülatif olduğu kesindir. Ancak dikkatimizi çeken bir husus ise esnafın ya da işçilerin kendi aralarında bir örgütlenme sağlayamadıkları, sendikaların işçilerin üzerinden palazlanan bir kesim oluşturduğudur. Artık bir hikâye gibi anlatılan “ben siftahımı yaptım, alışverişinizi yandaki dükkândan yapar mısınız” sözü kelamı kibar olarak kaldı. Esnafın birbirine destek olmasını bırakın, serbest piyasa aynı iş kolundaki insanları birbirinin rakibi durumuna getirip ahlaksız bir mücadele sahası oluşturdu. Tüm bunları düşündüğümüzde aklımıza bundan yüzyıllar önce ama bu topraklar üzerinde oluşturulan bir birlikteliği, esnaf dayanışmasının adı olan ahiliği getirdi. İnsani ilişkilerin her geçen gün deformasyona uğradığı günümüzde bu önemli teşkilatı yeniden anmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Arapça “kardeşim” anlamındaki ahi kelimesinden gelen ve XIII. yüzyıl Anadolu’sunda görülmeye başlanan Ahilik teşkilatı o döneme damgasını vurduğu gibi Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da büyük bir rol oynamıştır. Bazı araştırmacılar kelime üzerinde çeşitli dilbilimsel çalışmalar yaparak ahinin eski Türkçede bulunan ve Divan-ı Lügati’t-Türk’te de geçen “cömert, eli açık” anlamındaki “akı” sözcüğünden türetildiğini iddia etmektedirler. Kelimenin kökeni konusundaki değerlendirmeleri bir yana bırakırsak terim olarak ahilik yukarıda bahsettiğimiz tarihte kurulup belli bir süre içinde belli kurallarla işlenmiş esnaf ve sanatkârlar birliğine verilen addır. Ahilik konusunda başta Fransız şarkiyatçı F.Taescher olmak üzere birçok batılı araştırmacı ciddi çalışmalar yapmış ve bu kurumun köken olarak Müslüman şarktan gelişmiş olan fütüvvet teşkilatından neşet ettiğini söylemişlerdir. Dini ve ahlaki düsturlarını fütüvvetnâmelerden aldığını bildiğimiz ahiliğin fütüvvet teşkilatından etkilenmemesi elbette söz konusu olamaz. Ancak Anadolu insanı ve kültürü ile yoğrulmuş olan ahiliğin kendine has ve fütüvvetçilikten farklı bazı yönleri olduğu da göz ardı edilmemelidir. Bu sıkı ilişki göz önüne alındığında ahiliğin fütüvvet kavramı açıklanmadan tam olarak anlaşılamayacağı görülmektedir. “Genç, yiğit cömert” anlamındaki “feta” ve ondan türeyen, “yiğitlik, civanmertlik, güzel huyluluk” anlamındaki “fütüvvet” kavramları farklı devirlerde değişik anlamlar kazanmıştır. Bu kavramların bizim konumuza karşılık gelebilecek tarzda sistematize edilmesi Abbasiler dönemine denk gelir. Neşet Çağatay’a göre fütüvvet, bir meslek ve sanata bağlı bulunması gerekli olmayan, içlerinde tasavvuf erbabının ve öteki tarikat birliklerinin de yer aldığı türlü kuruluşların ahlaki kurallar ve yiğitlik nitelikleri ile donatılarak belirli zamanlarda belli amaçlar için bir araya gelerek oluşturdukları örgüttür. Halife Nasır Lidinillah önderliğinde kurumsallaşan fütüvvet teşkilatı kısa sürede yine halifenin çalışmaları sonucu İslam dünyasına yayıldı. Abbasi halifesi bu sayede içte merkezi yönetimin zayıfladığı anda sık sık siyasi otoriteyi tehdit eder bir durum alan bu güçlü teşkilatı kontrol altına almaya, dışta ise teşkilata davet ettiği İslam devletleri hükümdarlarını kendine daha sıkı bağlı bir hale getirmeye çalışmıştır.

İslam toplumunda feta ya da fityan olarak nitelendirilen bu sosyal kesimin VIII-IX. yüzyılda Arap yarımadasından ziyade Irak, İran ve Horasan bölgesinde çıkması fütüvvetin sûfilikle kolayca kaynaşmasına da zemin hazırlamıştır. Ayrıca fütüvvet ile tasavvuf hareketinin çıkış gayelerinin İslam dünyasında meydana gelen siyasi, sosyal buhranlara bir tepki mahiyetinde olması bu iki kurumun kısa zamanda iç içe girmesini de sağlamıştır. Halife Nasır teşkilatı resmileştirirken meşhur sufi Şahabeddin es-Sühreverdi’den büyük yardım görmüş ve onun manevi otoritesinden faydalanmıştır. Fütüvvet kavramı miladi VIII. yüzyıldan itibaren bir tasavvuf terimi olarak da kullanılmaya başlanmıştır.

Fütüvvet’in Anadolu toprakları ile ilk teması I. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında olmuştur. Halifenin çalışmaları çerçevesinde A.Selçuklu hükümdarı, hocası Mecdüddin İshak’ı Bağdat’a elçi olarak göndermiştir. Mecdüddin İshak geri dönüşünde Sultan Gıyaseddin’in isteği doğrultusunda Muhyiddin Arabi, Evhadüddin-i Kirmanî gibi büyük mutasavvıf düşünürleri Anadolu’ya getirdi. Anadolu’da ahiliğin kurucusu olarak da kabul edilen Ahi Evran’ın, Kirmani’nin damadı olması ahilikle fütüvvetin ya da tasavvuf’un bağlantısı konusunda fikir vermektedir. Müteakiben Şehabeddin Sühreverdi bir heyet eşliğinde halife tarafından I. Alaaddin Keykubat’a gönderilerek kendisine fütüvvet şalvarı ve kâsesi getirilmiş ve sultan resmen teşkilata üye olmuştur. Bu ziyaret Halife Nasır’ın siyasi amaçlarını beklenen ölçüde gerçekleştirmediyse de ahiliğin Anadolu’da gelişip yayılmasında etkili olmuştur.

Ahiliğin kurum olarak Anadolu’da ortaya çıkışını hazırlayan birçok etken olduğu görülmektedir. Bunlardan en önemlisi doğudaki Moğol saldırıları sonucu Anadolu’ya gelmiş birçok insanın bölgede tutunabilmeleri için gerekli dayanışmaya olan ihtiyaçları idi. Türkler uzun zamandır Anadolu’ya kesif bir şekilde göç ediyorlardı. İlk gelenler savaşçı karakterde idiler ve geçimlerini genellikle hayvancılıkla sağlıyorlardı. Ancak daha sonra Moğol zulmünden kaçarak Anadolu’ya sığınanlar sanatçı ve zanaatkâr insanlardı. Bunlar Anadolu’da kolayca iş bulabilmek, Bizanslı meslektaşları ile rekabet edebilmek, piyasada tutunabilmeleri için ürettikleri malın kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkârlara sanat ahlakını yerleştirmek, ihtiyaç sahibi olanlara yardım etmek, gerektiğinde ordunun yanında vatanı korumak ve yaşadıkları bölgede asayişi sağlamak adına bir birlikteliğe ihtiyaç duydular. İşte ahilik dediğimiz ve Anadolu’da yerleşik bir düzen kurmuş, çeşitli hedefleri, alt birimleri olan ahlaki ve dini yönü dikkat çekici şekilde gelişmiş bu kurum söz konusu gayelerle kurumsallaşmaya başladı. Ahilik, esnafın dükkânını kapatana kadar iktisadi hayata yön verirken mesai sonrası tekke ve zaviyelerde şeyh-mürid ilişkisi içerisinde farklı bir boyutla karşımıza çıkmaktadır. Ahiliğin nizamnamesi konumundaki Fütüvvetnameler teşkilata mensup bireylerin terbiyesinde ve manevi olarak yetiştirilmesinde kaynak vazifesi görüyordu. Türkçe yazılan Fütüvvetnamelerin daha önce yazılmış eserlerle büyük benzerlik göstermesi Fütüvvet teşkilatının ahilikle olan bağlantısını sergilemektedir. Bu eserlerde ahiler arasında yapılan törenlerin, kutlamaların, mertebe silsilesi ile teşkilatın usul ve erkânına dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Fütüvvet anlayışı bir şekilde çeşitli menkıbelerle Hz. Ali’ye dayandırılmaktadır. Bunda Peygambere atfedilen “Ali’den başka feta, zülfikardan başka kılıç yoktur” hadisinin büyük bir önemi vardır.

Anadolu’da çok hızlı bir şekilde yayılan ahilik, kurulan esnaf teşkilatıyla iktisadi hayata yön veriyordu. Mal ve kalite kontrolü, fiyat tespiti, esnafın devletle olan ilişkisi teşkilat aracılığıyla yapılıyordu. Mesleklerine göre ayrılan esnaflar bir alt birim olarak teşkilatın nizamnamesini yürütüyordu. Bu anlamda sıkı bir şekilde denetlenen iş kolları halkın yararına, kaliteli ve ucuz mal imal etmekte aksi davranan esnaf kurum tarafından cezalandırılmakta idi. Halk arasında yaygın olarak kullanılan “pabucu dama atılmak” deyimi ticarette hile yapan kişiye verilen bir ceza olarak kayıtlara geçmiştir.

Meslek sahibi olmak ahiliğe girmek için ön şart olarak sunuluyordu. Ahilerin şeyhi olarak kabul edilen Ahi Evran dahi ustalığıyla nam salmış bir debbağ (derici) idi. İş sahibi olmak belki de Fütüvvet teşkilatıyla ahilik arasındaki temel farklardan biriydi. Fütüvvet mensubu olmak için bir meslek sahibi olma şartı koşulmazken Ahilikte bu durum olmazsa olmaz bir hasletti. Anadolu Selçuklu sosyal hayatının Moğol işgaliyle (1243 sonrası) birlikte tam bir karmaşaya büründüğü, miskinliğin, dünyadan el etek çekmenin yaygın bir davranış şeklini aldığı vakitte kendi alın teri ile geçinmenin, kimseye el açmamanın temel kural olarak kabul edilmesi ahiliğin Türk toplumuna getirdiği dinamizmi ortaya koymaktadır. Teşkilat sıkı bir kardeşlik bağı ile birbirine kenetlenmiş bireylerden oluşuyordu. Birlikte, çeşitli mertebeler olup ahilik çıraklıktan sonra gelen bir basamak konumundaydı. Bu aşamalar formları belirlenmiş seremonilerle kutlanıyor, yapılan toplantılar ziyafet ve eğlence ile son buluyordu. Esnaf birliklerinin başında şeyh, halife veya nakibler bulunuyordu. Büyük şehirlerde çeşitli gruplar halinde teşkilatlanan ahilerin müstakil zaviyeleri vardı. Zaviyelerin giderleri teşkilat mensupları tarafından ortak karşılanıyor, yabancı misafirler kusursuzca ağırlanıyordu. Ahilerlerin sosyal hayatı ile ilgili en ciddi bilgileri aldığımız Faslı gezgin İbn Batuta seyahat ettiği yerlerde ahiler tarafından kendisine gösterilen hürmet ve misafirperverliği büyük bir şaşkınlıkla anlatmaktadır. Kendisini misafir etmek isteyen iki ahi grubunun birbirlerine bıçak çekecek kadar ileriye gitmeleri teşkilatın konukseverliğinin ilginç bir örneği olsa gerek. Yine Tancalı seyyahın anlattıklarına göre Ahiler yaşadıkları bölgede sadece iktisadi bir güç olarak değil vakti geldiğinde siyasi bir rolle de karşımıza çıkmaktadır. Şehrin idarecisinin olmadığı zamanlarda ahi lideri onun her türlü yetkisine sahip olarak bölgeyi idare ediyordu. Anadolu Selçuklu kaynakları da bu iddiaları doğrular mahiyettedir. Gündüzleri esnaf geceleri sufi bir derviş olarak gördüğümüz bu insanlar sırası geldiğinde silahlı milis olarak istilacılara karşı var gücüyle savaşmaktadır. Ayrıca şehzadelerin iktidar mücadelelerinde taraf olup siyasi erkin her zaman gücüne ihtiyaç duyduğu bir unsur olarak varlıklarını korumuşlardır. Bu güç zamanla bazı çevreleri rahatsız eder bir hale gelmiştir. Asıl adı Nasirüddin Mahmut Ahi Evran b. Abbas (1171-1262 ?) olan ve ahiliğin Anadolu’daki kurucusu kabul edilen şeyhin siyasi gücünden korkan yöneticiler onu çeşitli şehirlere sürmüş ve uzun bir müddet göz hapsinde tutmuşlardır. Nitekim Ahi Evran Moğollara ve onların emrindeki Selçuklu yöneticilerine karşı başlattığı mücadele sonucu ahilikle özdeşleşmiş bir şehir olan Kırşehir’de şehit düşmüştür.

Selçukluların dağılmasıyla birlikte Anadolu’nun batısında ortaya çıkan Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında Ahilerden yararlandığını ilk dönem Osmanlı kaynaklarından biliyoruz. Bizans sınırında kurulan Osmanlı beyliği, o dönem için tek hareket noktasının batı istikameti olması dolayısıyla, diğer beyliklerin aksine gayrimüslimlerle savaşmak zorunda idi.

Bu durumda ahiler gibi teşkilatlı, gerektiğinde silahlı bir güç olarak organize olabilen sayıca da fazla bu insanlarla Osmanlı idarecileri arasında kaçınılmaz bir birliktelik doğmuştur. Devletin kurucusu olarak kabul edilen Osman Gazi’nin en yakın silah arkadaşlarının teşkilata mensup olması ayrıca beyliğin manevi mimarlarından Şeyh Edebalı’nın ahi kökenli bir aileden gelmesi bu birlikteliğin niteliğini gösterir mahiyettedir. Ahilik, devletin kurucuları arasında da yaygın olup kuruluş devrindeki hükümdarların hemen hemen tamamı teşkilata dahil olmuş, I. Murad birliğe üye olmanın gereklerinden olan şed (fütüvvet kuşağı) bağlayarak ahi şeyhi unvanı almıştır. Ancak Osmanlı Devleti’nin toprakları genişleyip tebaası çeşitlenince ahilik teşkilatında bir değişim yaşanmış ve gayrimüslim halkla ortak çalışma mecburiyeti ortaya çıkmıştır. Eskiden sadece Müslümanların üye olabildiği teşkilatın formatı zamanla değişerek din ve millet ayrımı gözetilmeyen bazı kurumlar ihdas edilmiştir. Ahiliğin lağvı mahiyetinde olan bu değişimin siyasi amacı da göz ardı edilmemelidir. Selçukluların dağılma sürecine girdiği bir dönemde inisiyatif sahibi olup gerektiğinde hükümet organlarından bağımsız olarak hareket edebilen bu kurumun yönetim hakkını kendinden başkasıyla paylaşmaz bir yapısı olan Osmanlı Devleti bünyesinde mevcut haliyle yaşaması mümkün olamazdı. XVIII. yüzyılda ahilik kurumunu kısmen karşılar mahiyette gedik teşkilatı kuruldu. Ayrıca devletin yasaları ile düzenlenmiş loncalar ve esnaf teşkilatları da ihtiyaçları karşılar nitelikte günümüz sanayi ve ticaret odaları gibi faaliyet göstermekteydi. Etkisi gün geçtikçe azalmasına rağmen ahilik kültürü Türk toplumunda hiçbir zaman bitmedi. Günümüzde Anadolu köylerinde hala köye gelen konukların ağırlanması, köy sorunlarının tartışılıp karara bağlanması için ahilerde de bulunan misafir ya da yaran odaları mevcuttur. Bu odalarda eğitici mahiyette sohbetler edilmekte ve ihtiyaç sahiplerine yardım için ortak çalışmalar yapılmaktadır.

Sonuç olarak cahiliye devri Arap toplumunun bir karakteri olan feta, kurumsallaşarak İslami karakter taşıyan fütüvvet teşkilatına, ardından tasavvufi bir mahiyetle esnaf kesimiyle de kaynaşarak mesleki bir hüviyete bürünmüş ve ahilik kurumuna dönüşmüştür. Son olarak ahilik seküler karakterde, iktisadi yönü ağır basan gedik teşkilatında karakterini bulmuştur. Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşmasına büyük katkısı olan ahilik kurumunun Ortaçağ gibi erken bir dönemde sivil bir inisiyatif olarak karşımıza çıkması, Türk toplumunun yüzyıldan fazla bir zamandır başına musallat olan “militarist” karakterdeki idare anlayışının panzehiri olma gibi bir çalışmanın da nüvesini teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Ahilikle ilgili çalışmalara bir de bu yönden bakılması, günümüz Türk toplumu araştırmacılarının göz önünde bulundurması gereken bir durumdur.



fatih.guldal@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (8)
Ekber EREN tarafından 2009-08-31 16:02:00 tarihinde yazılmış
Teşkilatlanmanın Ne Kadar Önemli Olduğunu Böğlece Anladık
Fatih Bey Kaleminize Sağlık Güzel Bir Yazı Olmuş.Ahilik Teşkilatının Bugün Dahi Devam Ettiğine İnanıyorum. Ve Bu devamın Türkiyemizi Ayakta Tuttuğunada İnanıyorum. Teşekkürler
necdet yılmazer tarafından 2009-06-03 23:14:59 tarihinde yazılmış
guzel
makale de sızın kadar guzel :))
okan bal tarafından 2009-06-01 00:06:30 tarihinde yazılmış
harikaydı
hocam her zamanki gibi harika yorumlarınız ve aydınlatıcı cümlelerinizle yazdığınız bu yazıyı çok beğendim pazartesi derste bu konuyu anlatacağım için kendimi çok şanslı hissediyorum
füsun tayan tarafından 2009-05-30 21:09:51 tarihinde yazılmış
güzel olmuş
fatih hocam her zamn ki gibi çok güzel aydınlatıcı bir yazı olmuş başarılarınızın devamını diliyorum.
öğrenci tarafından 2009-05-25 19:11:57 tarihinde yazılmış
...
hocamın her zamanki makalelerinden...
enes atik tarafından 2009-05-11 23:48:10 tarihinde yazılmış
güzel yazı
fatih hocam böyle makalelerle tarihi insanlara sevdiriyorsunuz. sağolun.
hellboy61 tarafından 2009-03-14 11:22:42 tarihinde yazılmış
ÇOK GÜZEL
Fatih hocam çok güzel yazmışsınız her zamam bir numarasınız
alperen tarafından 2008-12-15 10:42:50 tarihinde yazılmış
...
güzeldi, teşekkürler, selamlar.