Hayata geldiğimiz ilk anları hatırlayalım. Ne güzeldi değil mi o yıllar. Yaşama dair hiçbir olumsuzluğu, yanlışlığı, kötülüğü üzerimizde barındırmıyor; pak, tertemiz, doğru, günahsız olarak gözlerimizi açıyorduk. İşte bu güzel hasletler çocuklukla yansımaya başlamıştı çevremize. Mesela, hangi çocuk vardır ki, sevilmeyen, öpülmeyen, koklanmayan, güvenilmeyen, kötü olan, yanlış olan… Sokakta yürürken gördüğümüz herhangi bir çocuk bile bize sevgiyi, muhabbeti, iyiliği, doğruluğu anımsatır her zaman. Bu nedenle, çocukların üzerimizdeki tesirini anlamak hiç zor olmasa gerek.
Çocukluktaki güzel hasletlerimizin neden zaman içerisinde değişikliğe uğradığını hiç düşündük mü? Bu güzel davranışlar acaba zamana göre değişim göstermeli mi? Yetişkinliğin, çocukluktaki saflık ve doğruluk ile aynı doğrultuda olamayacağına mı inanıyoruz? Zamanı ve şartları bahane ederek; “Çocuk iken tamam da, büyüyünce olmuyor işte. Keşke hep çocuk kalsak. Doğru ve dürüst olmak kolay değil bu zamanda. 10 yıl öncedeki konjonktür ile şimdiki bir mi? İnsanlar değişiyor, zaman değişiyor.” mu diyoruz.
Verdiği güzel hasletlerden ötürü rabbimize şükrederek, şunu demek geçiyor içimden: Bize ne oluyor ki, yıllar sonra yaratılışımızla bizlere verilen güzel davranışları bir kenara bırakarak beklenilenin aksi davranışları yapabiliyor veya istenilmeyen bir şekilde anılabiliyoruz. Ne zorumuz var ki, güzelliği bırakıp çirkinliğe gidebiliyor, kötülüğe sarılıp iyilikten uzaklaşabiliyoruz. Fıtratımıza uygun davranışlar yerine, nefsimize uygun hareketlere neden meyil ediyoruz. Güzel yaratılmış iken, bundan uzaklaşma niye!
Tabiî ki kime sorsak, -en başta da kendimiz- hiç kimse “benim yoğurdum ekşi” demez herhalde. Hepimizde zamana ve şartlara göre bir değişim söz konusu muhakkak. Ancak zaman zaman kendimizi gözden geçirmeli, kendimizde olan değişiklikleri tespit etmeli, “acaba bu değişim; insanlığa, çevremize, ailemize ve kendimize fayda mı sağlamakta, yoksa nefsimize ve menfaatlerimize mi uygun gelmekte”, diye iç muhasebe yapmak gerekir diye düşünüyorum.
Peki bu konjonktür meselesi de nereden çıktı diyeceksiniz. Geçenlerde bir büyüğümle yaptığım sohbet sırasında, çevresindeki kişilerin zamana ve şartlara göre çok ciddi değişiklikler gösterdiğini, bu kişilerin geçmişte inandıkları ve yaptıkları doğruları, bugünün şartlarında kendilerine uygun geldiği şekilde yorumlayarak değiştiklerini üzüntü ile ifade etti.
Sonrasında ise sözleri ile adeta esti, gürledi: “Bildiğim ve tanıdığım bir kısım insanlarda zaman içerisinde çok ciddi değişiklikler görmekteyim. Özellikle makam ve mevkii sahibi, çevresi tarafından sayılan, ekonomik durumu iyileşen bazı kişiler, bireysel menfaatleri adına, çevresini, yaratılış fıtratını, hatta inancını hiçe sayarak, doğrularından ve inandığı değerlerinden tavizler vermektedirler. Eskiden böyle şeyler görmezdik, bilmezdik, duymazdık. Bu kişiler, tüm bu yaptıklarını da mazeret olarak konjonktüre bağlamaktalar. Yani bugünün durumu ve şartları bunu gerektiriyor diyorlar. Bu insanlık için çok üzücü bir durum.”
Bu sözlerin ardından, Türkiye’de hızlı gelişen değişim ve gelişim sürecinin, bize kazanımlarını ve bizden götürdüklerini birey olarak değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim. Sözün başında çocuklardan, saflıktan, doğruluktan, güvenden bahsettik. Ve zaman içerisinde konjonktürün bizleri bu güzelliklerden alıkoyduğunu söyledik. Şimdiye kadar yaptığımız olumsuzluklara mazeret olarak “şartlar şöyle veya böyle olduğu için” demiş olabilir, gelişimi ve değişimi, kendimizdeki değişim için bahane etmiş olabiliriz. Belki de kabahati hep başka yerlerde aradık. Ancak görünen o ki değişimdeki tüm kabahatli konjonktür! İnsanın “Şu Konjonktürün Bize Ettiklerine Bak” diyesi geliyor. Ancak aynada kendimize bakmanın vakti geldi de geçiyor gibi.