Emine UÇAK ERDOĞAN
Makul'un peşinde binbir yüz!

Makul'un peşinde binbir yüz!

Medyamızda ve ondan beslenen sosyal iletişim ağlarında; düşünceler, moda akımları gibi bulaşıcıdır bilirsiniz.. Açılım tartışmaları bu durumu daha da somut hale getirdi bana göre. Karşı çıkanlar, destekleyenler, destekler görünüp köstekleyenler hep aynı plağın farklı versiyonlarını dillendirdiler dönem dönem. “Öcalan ve PKK muhatap alınmadan açılım olmaz”, "Bütün Kürtlerin kalbi PKK diye atar”, “PKK olmasaydı kart kurt kalırlardı" şeklinde özetlenebilecek saçılımlardı bu düşünceler.

Her yazar, çizer, web gezgini kendi meşrebine göre bazen empatinin cılkını çıkaracak şekilde bu minvalde yazıp çizdi uzun süre. Molotof kokteyli otobüs ve Tokat katliamlarından sonra bu moda söylemlerin içeriği değişti. Önceleri “PKK bunu açıklayamaz, izah edemez” şeklindeki savruluşlardan sonra, “PKK marjinal bir örgüt olduğunu kanıtladı” seviyesinde karar kıldı.  DTP de bu salvolardan nasibini alıyordu ki;  Anayasa Mahkemesi adaleti, siyasi bir kılıçla tuzla buz etti.  

Bu kez yine yazılanların ana fikri, sine-i millet kararı alan eski DTP’lilerin siyasette ve haliyle mecliste kalmaları yönünde oldu. An itibariyle  iyi ve kötü günde Diyarbakır başta olmak üzere bütün memleketi savaş alanına çevirmekte usta olan bu sinei milletçiler;  istifa kararından vazgeçtiler. Bir süre de niye kararlarından vazgeçtikleri konuşulacaktı ki, Ahmet Türk “İmralı’dan gelen vahiy’ üzerine olduğunu açıkladı.

Bu günlerde sanal ve gerçek medyadaki bir başka moda ise, ‘makul kürt’ çağrıları… Yine herkes kendi meşrebine göre, Kürtlerin ne istediklerini sorgulamaları ve şiddetle yollarını ayırmaları tavsiyesinde bulunuyor. Bu tavsiyelerin diğer bir ayağını ise, sesleri çıkmadığı belirtilen bu makul Kürtlerin olanlara sesini çıkarması oluşturuyor. 

Doğrusu bu yazıları okumak; Neşeli Günler’de Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı noel babanın ‘sen bunca sıkıntım varken neşeli kahkakayı  benim külahıma anlat’ olarak yorumladığım ‘hohoho’larından başka bir anlam ifade etmiyor. 

Sadece medyada değil memleketin hangi yerinde ‘makulluk’ bir artı özellik olarak kaldı  acaba? Geçen gün otobüste karşımda oturan genç kız; “yakışıklı, evi, arabası olan, içkisi kumarı olmayan’ talibini niye kaçırdığını soran arkadaşına cevap olarak; “Ne bileyim, çok düz… Çılgın değil yeterince sanki” cevabını vererek, halimizin güzel bir kritiğini sunuyordu.

Medyada yer alan, sesi duyulan hemen hemen herkesin genel özelliğinin ‘makul’ olmamak olduğu unutuluyor. Karşı mahallede  ‘ne kadar sataşırsan o kadar kıymetlisin’ bizim mahallede ise, ‘karşı mahalleden ol çamurdan ol’ prensibi geçerli değilmiş gibi.

Yeri gelmişken uzun yıllar çalıştığım  haber ajansındaki bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. Haber merkezimize orta yaşlarda insan olarak çok iyi ama saniyelerin bile önemli olduğu bir haber ajansının haber merkezi için yeterince yaşlı, üstüne üstlük bilgisayar dahil hiçbir teknik donanımı kullanamayacak bir eleman almışlardı işe. Ne telefonla muhabire ulaşıp haber yazabiliyor, ne, yazdığı haberi bilgisayarda dizebiliyor, daktilodan öteye gidememiş biriydi. O yoğunlukta hem işimizi yapıp hem de ona yardımcı olmak, sıfırdan bilgisayar kullanmayı öğretmek bizim için çok yorucu oluyordu. En sonunda dayanamayıp müdürümüze şikayet ettiğimizde ‘öyle demeyin Cumhuriyet ve Radikal'de’ çalışmış cevabını aldık. Kaldı ki amcamız bu gazetelerin haber merkezlerinde değil, evrak servisinde çalışmıştı. Ama o binalardan içeri girmiş olması yeterliydi. 

İşte böyle…

Karşı mahalle için, ne kadar uçuk, kaçık, polemikçi, cemaat satıcı olursan prim ediyorsun, bizim mahallede ise, karşı mahalleden ol, çamurdan ol prensibi… Bu aralar iki mahallenin ortak özelliği ise, ne kadar uzaylı olursan o kadar rağbet görürsün ama bu başka bir yazı konusu. 

Sadece medyada değil ki; sivil toplum kuruluşlarında, devlet dairelerinde hayatın her alanında bu böyleyken, makul olana bütün kapılar kapatılmışken, ‘çılgın Türkler ve çılgın Kürtler’ prim yapıyorken; “makulun peşine düşmüş gibi yapmak” tam da iki yüzlülük. Laf olsun, beri gelsin, gelmese torba dolsun hesabı… 

Diğer bir eleştiri olan ‘seslerini yükseltmiyorlar’a ise, ‘köre nedir köre ne, görenedir görene’ şeklindeki vecizeyi hatırlatmak isterim. 

Sesimizi duymamanızın iki sebebi var efendiler; birincisi işinize gelmemesi, ikincisi bizim takvim tutmazlığımız daha doğrusu rüzgara göre savrulmamamız. Siz DTP’nin sokak gösterilerini ‘demokratik hak’ olarak görecek kadar empatik olurken; biz evin ahalisi olmamıza rağmen “demokratik hakkın sokakları savaş alanına çevirmek olmadığını’ dillendiriyorduk. Siz PKK’nın terör örgütü olduğunu Tokat saldırısıyla hatırlarken, biz bütün eleştirilere ve küfürlere rağmen; rüzgarın ters yönündeyken bile yüksek sesle haykırıyorduk ulusal kimliğe giden yolda yok olan vicdan ve kültürümüzü…



emine.ucak@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (1)
ayşe şahin tarafından 2009-12-21 09:55:41 tarihinde yazılmış
Çılgın yazar
Tamam canınız sıkkın. Onun için iyi bir fırçalamışsınız. Ama sonuçta ne demek istiyorsunuz sevgili yazar. Makulun peşinde olmaktan da vazgeçtik. Çılgın Kürt mü lazım şimdi