İçinde şiir olmayan kimse yoktur. Dünyaya gelen herkes, tabiattaki bir tınıya karşılık şekillendirir kendini. Bazısı bildiktir bu tınıların, bazısı kendine has. Bazısı yavan ve yeknesaktır, bazısı taze ve alışılmadık. Kimileri çarçabuk geçtiğimiz bir bahistir, kimileri karşısında çakılır kalırız. İnsanları fiziken ayıran özellikleri yanında, rûhen özgeleştiren tarafları da katmalı hesâba. İşte bu tınılar, onlardandır.
Herkesin tabiattaki bir tınıya karşılık geldiği fikrini yabana atmamalı. Bir adım daha öte gidip diyebilirim ki, her insan aslında, ruhunda bir şiiri tamamlamak için yaşar. Ayrıca, ruhlarını bir şiiri tamamlamak için olgunlaştıran yahut şekillendiren her insan tekinde bazı şiirler çarpar durur. Ve kimi şiirler, sanki ömür boyu bizde karşılıklarını tekrarlayacak gibi kazınır zihinlerimize, ruhlarımıza. Ya da, bazı mısraların hep bir el uzatımı mesafede dikilip durduğunu görürüz. Ne kadar da aşinadır her yaşadığımız o mısralara.
Benim ruhumda çarpıp duran şiirlerden biriydi İnfilak. Cansever’in bu şiirini ezberlediğimde 14 yaşında olmalıydım. Neden “İnfilak” diyecek olursanız, sebebi basit: o sıra elime geçen bir antolojide yer alan yüzlerce şiirden içimi en çok açan şiirlerden birisi oydu. Şiir okunduğunda görülür ki, iç açan bir taraf yoktur Cansever’in mısralarında. Nedendir, bilmiyorum; fakat İnfilak sarmıştı ruhumu. Patlamayla ne ilgisi vardı ki, dumanlı bir havanın içinden süzülüp gelir gibi çöken o hüzünlü edânın? Yoktu, ama infilaktı işte.
Edip Cansever’in o şiiri, ruhumla dünya arasındaki koridoru her yürüyüşümde dilimde yinelenip dururdu. Kimileyin kelimeler belirsizleşir, varlığını unuttururdu. Ama muhakkak ve bir biçimde çıkar gelirdi bir yerlerden İnfilak. Yürüyor olurdum ve birden basardım mayına. Patlayan, İnfilak olurdu:
“Ben gidince hüzünler bırakırım
Bu senin yaşadığındır
Bir ev sıkılır kadınlardaki
Bir adam sıkılır kadınlardaki
Seni sevmek bu kadar mı
O benim yaşadığımdır.
Bazan da bir yerde kuşlar vardır
Ne uçmak, ne görünmek için
Bir karanfil pencereyi deler
Bir kapı kendiliğinden kapanır
İstesek sevişirdik, ama olmadı
Biz değil yaşayan acılardır.
Gitsem de her yerde biraz vardır
Hatırda zamansız bir plak
Bir otel kapısı, biraz istasyon
Vardır o seninle birlikte olmak
Buluşur çok uzaktan ellerimiz
Ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak”
Bir otel odasını bu şiiri anmadan, hatırlamadan tanımak mümkün değildir. Yalnız ışığı çoğaltan bir kimyayla akar mısralar zihninizden. Tavanda asılı lamba değil de, içeri uzanmış bir karanfil olabilir pekala. Köşedeki komodinin üzerinde bir plak biteviye dönmekte ve Chopin çalmaktadır.
Ve istasyon… Bunu önemsemeli. İstasyon resmi benim zihnimde hep vardı. Nasıl bir istasyondu peki bu? Banliyö hatları için kondurulmuş ufak sarı yapılar mı, yoksa daha geniş ve kalabalık taş binalar mı? Hepsi olabilir. Bütün görüntüler ve sesler iç içe geçmiş. Beyaz kadranlı kocaman saatlerin bıktırıcı bir yorgunlukla o sarı duvarda işleyip durduğu soğuk binalar…
Bilir misiniz, Cemal Süreya’nın “Afyon Garındaki” şiirini okuduğumda çok şaşırmıştım. Hani şu, “Eşiklere oturmuş bir dolu insan/ Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” diye tamamlanan şiir. Şaşırmıştım, çünkü Afyon Garı, aktarma yapmak üzere uğradığımızda benim de zihnimde belirgin bir yer etmişti. Yazdı. Kürt mevsimlik işçiler bohçadan etrafa saçılmış çaputlar gibi vagonlar arasında öylece duruyorlardı. Varto depremi değil ama, yoksulluk ve göç depremi sarsmıştı bu insanları. Yazdı ve sıcaktı.
Cemal Süreya’ya geldiyse söz diyeyim ki, ben onun en çok melankolisine vurgundum ilk gençlik yıllarımda. Necip Fazıl’ın bazı bazı çok karanlık, Sezai Karakoç’un katı, Cahit Zarifoğlu’nun ise ince ve kapalı geldiği oluyordu. Aragon henüz henüz giriyordu hayatıma. Yannis Ritsos yine de yabancıydı. Neruda ise, uzaktı. İşte o zamanlarda Cemal Süreya birebirdi melankolisiyle. Sözgelimi Hüzün Kuşları nasıl da alır götürürdü ince bir tül gibi her rüzgarda içeri içeri havalanan ruhumu:
“ben bütün hüzünleri denemişim kendimde
canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
bir bir denemişim bütün kelimeleri
yeni sözler buldum seni görmeyeli
kuliste yarasını saran soytarı gibi
seni görmeyeli
kasketim eğip üstüne acılarımın
sen yüzüne sürgün olduğum kadın
kardeşim olan gözlerini unutmadım
çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat
sen tutar kendini incecik sevdirirdin
bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa
şanssızım diyemem kendi payıma
hain bir aşk bu kökü dışarda
olur böyle şeyler ara sıra
olur ara sıra”
Sevmemek olur mu bu şiiri? Hele de kasket takındığım, gencecik inceldiğim ve çarçabuk kırıldığım o ilk gençlik yıllarında, “bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa” mısraının geçtiği bir şiiri sevmemek olur muydu? Olmazdı.
Fakat benim aklım hep Cansever’in bazı şiirlerinde kaldı. Çok defa, “Bu böyle kimin gittiği? Sen dur ey!” diye seslenmek istedim. Ama bunu söylemeyi en çok istediğim an, vakit akşamdı. Karanlık ve soğuk bir kış akşamıydı. Yağmurun az önce ıslattığı bir kaldırımdı. Giden kimdi bilmiyordum ama ben, ellerimi uzatarak, “Sen dur ey!” diyecektim. Demeyi çok istedim. Geçmişten değil de, gelecekten biriktirdiğim tüm kelimelerle, bütün içli hitaplarla, her nidâ ile seslenmek istedim. Sırtını dönüp yürüyen ben idiysem de, uzaklaşan o’ydu. Tıpkı Robespierre’deki mısralar gibiydi çizilen resim. Çizilen resim mi dedim? Yo, hayır; çizilen resim değil, içimdi. Ve diyordu ki, “Bir gün de akşamdı, ben o akşamı hiç unutmam/ Her sessizlik biraz ihtilâl.”
Cansever deyince sürekli aklıma gelen, tıkır tıkır yanımda işleyen, mütemâdî ve bir zamana kadar anlamını çözemediğim bir muhatapsızlıkla işleyen mısralar, “Yer Çekimli Karanfil”dendi: “Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde/ Oysaki seninle güzel olmak var”
Benim ruhumda bir sürü mısra çarpıp durdu. Bâzen atanın kalbim mi, yoksa bu mısralar mı olduğunu anlamayacak kadar daldım onlara. Şiirsiz de sürdürülebilen hayatlar özlediğimi itiraf edeyim. Olmadı. Yapamadım. Kişi kendinden azâde olamaz ki! Bizi yola süren kader, içimizi ören bir duvar ustası gibi çizmişse sınırı, yapacak tek şey oturup beklemektir. Hayatla aramızda çözülmeyi bekleyen en temel ve hatta yegâne sırrın bize ereceği güne kadar beklemekten başka ne yapabiliriz ki?
Aramızda dolanan mısraların çoğalttığı bu havayı teneffüs eden yalnızca bazılarımız olabilir. Fakat durun ve bakın onlara. Onların bizde çoğalttığı esasında, içimizde zaten gizli olan bir nidâdan başka bir şey değildir.