Zümrüt SÖNMEZ
Kadın Kadın 8 Mart

Kadın Kadın 8 Mart

“8 Mart Dünya Kadınlar Günü” geldiğinde, tanıdığım tüm kadınlar aynı fon üzerinde düşünemeyeceğim yüzlerce renk gibi canlanır gözlerimin önünde. Önce 1857 yılında New York’da sokağa dökülen yüzlerce kadın, zihnimdeki bol fabrikalı yollardan birinde yürümeye başlar. Üzerlerinde makine yağına bulaşmış kirli mavi fabrika önlükleri, iplik ve kumaş parçaları, yakalarında iğneler vardır. Gözlerinin altı halkalanmıştır her birinin, siyahı da beyazı da Afrika sıskalığındadır. Durmaksızın 12 saat çalışan, buna karşılık kadın olmaları sebebiyle çok düşük ücretler alabilen bu kadınlar, can havliyle sokağa dökülürler ve grevlerle ekmek kavgasındaki adaletsizliği protesto ederler.


Bunları hatırlamak kadınlar gününün Amerika kaynaklı olduğunu da hatırlamaktır. Kadın olmanın üstüne “işçi”liği ekleyip, Batı’nın güçsüz gördüğünü sömürmeye azmetmiş dünyasını arka fona yerleştirince, New Yorklu tekstil işçisi kadınların yaptığı bugün için de fazlasıyla anlamlıdır. Olaydan 52 yıl sonra Danimarka’da gerçekleştirilen Kadın Sosyalist Enternasyonel toplantısında 8 Mart’ın milat olarak kabulü de, eylemin dünya kadınları ve tabii ki sosyalizm için ne kadar ilham verici, harekete geçirici olduğunu gösterir. 

Sonra bu karelerin önünü sonunu okuduğum, bildiğim, duyduğum, gördüğüm pek çok kadınla doldurur zihnim. Anneler, kızlar, işçi kadınlar, ev hanımları, üst düzey yöneticiler, aydın-entelektüel kadınlar, yazar-çizer olanlar, okuyup-yazamayanlar, gülen, ağlayan, dinleyen, konuşan, boyun eğen ya da slogan atan ama illa ki savaşan bu kadınlar uzun bir koro oluştururlar ve kadın olmanın amentüsünü hep bir ağızdan okurlar.

 

Tarihte yaşanan tüm irili ufaklı savaşlarda, daha yakınlarda ise Bosna, Çeçenistan, Filistin ve Irak’ta, kadın olmak aynı anda iki savaşı birden göğüslemek demek aslında. Bunu yakın tarihimizin en çetin savaşı “Çanakkale”ye dikkat kesildiğimizde rahatlıkla görürüz. Bu yüzden Mart ayı savaş ve kadın kavramlarını yan yana getiren aydır. 8 ve 18 Mart’ı paralel okuduğumuzda kadına dair hafızalarımızdaki tüm suretler keskinleşir, kadın kavramını karşılayan gölge büyüdükçe büyür. Çanakkale’deki kadınlar Mart ayı geldiğinde mutlaka uğramamız gereken duraktır. Onlar hem kadın olmayı hem de soluğu bugünlere uzanan hikayeleriyle savaşı, başka ağızlardan duyamayacağımız bir dilde anlatırlar:

 

Hatice Hanım

20 Mart 1926 tarihinde Zefer-i Milli gazetesinde yayınlanan beyanatında sıcak savaşa tanıklığını anlatıyor: “İzmir’in Kemalpaşa (Nif) kazasının Ahmetli köyünden Hacı Halilzadelerdenim. Babam merhum Mehmet Efendidir. Çanakkale Anafartalar’da 56. Fırka’da silahımla muharebelere iştirak ettim. Adım Ahmet idi. Benim kadın olduğumu kimse bilmiyordu. Şarapnel ve kurşunlarla dokuz yerimden yaralandım.”

 

Nezahat Onbaşı

 

Annesinin ölümü üzerine babasının kimseye emanet edemeyip vatan müdafaasında yanına kattığı küçük Nezahat cephelerle tanıştığında 8 yaşındadır. At sırtında geçen ilk günün gecesinde donma tehlikesi atlatır. Askerlerden at binmeyi, silah tutmayı öğrenir. Tam üç sene cephelerde babasının katıldığı her muharebede bulunur. 70. Alay'ın simgesi olur adeta. Nezahat’ten dolayı Yunanlılar bu alaya Kızlı Alay adını takmışlardır.

 

Safiye Hüseyin Elbi

 

Çanakkale Savaşı başladığında Safiye Hüseyin gönüllü hastabakıcı olarak yazılmış; Balkan Muharebelerinde de hastabakıcı olarak görev aldığı için Reşit Paşa Hastane Gemisi’ne baş hastabakıcısı olarak verilmiştir. Hastane gemileri Akbaş veya Kilya iskelesinden yaralıları alıp İstanbul hastanelerine sevk ediyorlardı. Safiye Hüseyin savaşın ortasında geçen günlerini şöyle anlatır: “Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm hemen hemen hepsi de aynı kelimeyi sayıklayarak, ‘Anne’ diyerek öldüler.”

 

Alman Hemşire Erica

 

Hemşire Erica, Çanakkale Savaşları'nda Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Alman Ordusu'nda görev yapmış ve bölgeye geldikten sonra adeta bir Türk kadını gibi çalışmıştı. Eceabat-Yalova köyündeki kadınları bir araya toplayarak, orduya kıyafet, yorgan, yastık ve çadır gibi ihtiyaç malzemelerinin dikilmesine öncülük etti. Köydeki kadınlardan sağladığı dikiş makinesiyle, kendisi de pek çok malzeme dikti. Doktor Ragıp Bey’in Gayr-i Müslim eşi olan hemşire Erica, Türk yaralıları tedavi ederken, hastane ve sargı yerlerini dahi bombalayan düşmanın bir top mermisiyle, hizmet ederken can verdi.

 

Anzılha Hatun

 

Şanlıurfalı Anzılha Hatun asker eşini 14 yıl bekledi. Kayınvalidesi, oğlu Osman’ın asker oluşundan 13 yıl sonra gelinine isterse evlenebileceğini, artık beklemenin anlamsız olduğunu söyledi ama Anzılha Hatun dinlemedi, ancak bir yıl sonra eşine kavuştu. Uzun bir yolculuk sonrasında evine ulaşan askeri ailesi bile tanıyamamıştı.

 

Ayşe Nine

 

Seyit Onbaşı 276 kiloluk mermiyi tek başına kaldırıp Niğdeli asker arkadaşıyla birlikte topa sürerek ateşlemiş, bu kahramanlığıyla İngilizlerin en büyük savaş gemisinin batmasını sağlamıştı. 1939 yılında zatürreeden ölen Koca Seyit'in, 3 oğlu ve 2 kızından hayattaki tek çocuğuydu Ayşe Nine, belki de savaşın son tanıklarındandı. Büyük bir kahramanın kızı olan Ayşe Nine yoksul bir hayat sürmüştü, 26 Ekim 2007 tarihinde de hayata gözlerini yumdu. Ayşe Nine yaşadığı sürece duvarlardan babasının resmini indirmedi.

 

Şemsi Nine

 

Evlendiğinde 16 yaşındaydı. Kocası Çanakkale’ye savaşa giderken ona “gençsin, çok güzelsin. Ben gelinceye kadar evden dışarıya çıkma ki gözüm arkada kalmasın” dediği için ölene kadar evden dışarıya adımını atmadı. Duvarlarına, pencerelerine eşinin cepheden yolladığı mektupları yapıştıran her sabah o silik sararmış mektupları tekrar tekrar okuyan Şemsi Nine’nin sonunda evinden cenazesi çıktı.



zumrut.sonmez@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (1)
nedret özbay tarafından 2009-03-08 22:53:45 tarihinde yazılmış
neden?
hepsi güzel de şemsi nine nin yaptığını çok normalmiş gibi göstermeniz saçma...insanlığını kadınlığını yaşamı inkar edişini özendirmek de öyle
Ayın En Çok Okunanları