İnternet, hayatlarımızın içerisine sızdığı günden bu yana önüne geçeni kapıp götürecek bir tazyikle aldı yürüdü, yerleştikçe yerleşti. Bundan 5 yıl öncesine kadar MSN'den bahseden arkadaşlarımı zar zor anlayabiliyordum, bugünse işimin adı bu oldu. Sen de amma geri kalmışsın diyebilirsiniz, ama bu işleri çok iyi bilen uzmanlar da İnternetin Türkiye sathına yerleşikliğinin 10-15 yılı aşmadığını söylüyor.
Bu alameti farika kanımıza girdiğinden beri uzaklar yakın, imkansızlar mümkün görünür oldu. İletişim ve sınırlar ötesine (aklımızın sınırları da dahil) erişim hızı arttı. Bunda bir kötülük yok. Ama internetin kendisine bulaşanı, halkasına dahil olanı inceden inceden kendi tabiatına dönüştürdüğü de acı bir gerçek. Laçkalaşan ilişkiler, kimliksizleşen dil, kıymetsizleştirdiğimiz ve hızla eskittiğimiz zaman ve daha fazlası… Sanal alem, ona kıyısından köşesinden değen herkesi, her şeyi (fikir, değer, eşya, üretim, eylem vs..) kendi gibi sanallaştırıyor.
Bu konu benim açımdan oldukça hassas. Düşünün, o kadar ter dökmeme rağmen yaptığım işten kazandığım parayı bile “hala” bir yönüyle sanal buluyorum. Zaten bu yazıyı yazmamın asıl nedeni de, ekmeğini yediğim yayın sektörünü bir süredir meşgul eden “sanal” kehanetler.
Küresel Ekonomik Kriz dalgaları yayılmaya başladığından beri önce dünyanın önemli gazeteleri kitap eklerini yayından kaldırdı. Ardından bazı gazete ve dergiler matbaa devrini tamamen kapattıklarını yayın hayatlarına bundan sonra internette devam edeceklerini duyurdular. Geçtiğimiz günlerde de tüm bu haberleri bir yere oturtan uzun ömürlü bir kehanet düştü ajanslara: habere göre “Kağıt gazete tarihe karışıyor?”du.
Dünyanın en zengin Medya patronu Rupert Murdoch, gazetelerin geleceğinin elektronik ortamda olduğunu söylüyor, okurların kağıdı tamamen bırakmasının da en fazla 10-15 yıl alacağını belirterek ''gelecekte kağıda basılmış bir gazete yerine bir gazetenin içeriğinin tamamının yer alacağı mobil desteklere sahip olunabilecek ve bunlar saat başı ya da 2 saatte bir güncellenecek'' buyuruyordu. Murdoch’a göre daha geniş okur kitlelerine ulaşmak, ilgi çekmek için birbirleriyle yarışan gazeteler kendi kendilerini bitirmiş. Bundan böyle geri adım atmak zorunda kalacaklarmış.
Bu haberi görünce, önce kahvaltı sofrasına, ya da sabah kahvesine eşlik eden gazete kokusu, parmağa yapışan matbaa kirinden mahrum olmak düşüncesiyle irkildim. Sonra bu virüsün tüm matbuat yayıncılığına yayılabileceği en nihayetinde kitap yayıncılığının da bundan nasibin alıp “kitap kurdu” efsanesinin sona ereceği, kütüphanelerin demode bulunup tavan arasına atılacağı senaryoları doluştu zihnime. Zaten bir taraftan da, yine aynı kanallardan tüm arşivini dijital ortama aktaran kütüphanelerin afili haberleri akıyordu, öyle ya.
Tamam, internetin hayatımıza kattığı pek çok kolaylık var. Üstelik dünya almış başını gidiyor. İçinde yaşadığımız dönem “dijital çağ”. İnternet en ilkel kurumlara (mesela devlet organlarımıza) bile son sistem tahtını kurmuşken, yayın sektörünün de bundan nasibini alması eşyanın doğasına uygun. Ama meseleyi böyle kabaca bir nedensellikle açıklamak bana pek de yeterli görünmüyor.
Bir kere dünyanın sünnetidir ki ne zaman maddi kaygıya düçar olsa milletler, kitap, gazete dergi okunmaz, okunmadığı için alınmaz, alınmadığı için satılmaz, satılmadığı için de basılmaz olur. Zaten normal zamanlarda zar zor ayakta duran yayıncılar nefes alamaz hale gelir ve kepenkler kapanır. Sinema, tiyatro ve müzik de bundan payını alanlar arasındadır.
Kültür ve ruh dünyamızın besin maddelerini bu kadar çabuk gözden çıkarıyor oluşumuzu, karnı aç olanın ruhuna giden yolun kapalı olacağı hakikatiyle anladık diyelim. Yapılan araştırmalar ekonomik krizden en az zarar gören sektörlerden birinin kozmetik sektörü olduğunu ortaya koyuyor. Bu durumda ilk veriyi doğa kanunuyla açıklasak bile ikincisini nereye koyacağız?
Bu yüzden bence çok da iyimser olmamalıyız. Çünkü İnternet'in imajlarla dolu büyülü dünyasının asıl sanallaştırdığı şey yaşam estetiğimiz. Sanallaştırarak sığlaştırıyor, sığlaştırarak göreceleştiriyor, göreceleştirerek de renksizleştiriyor. Hal böyle olunca kolay, hızlı ve hazır olanı, zor, zahmetli ama her açıdan daha kıymetli olana tercih etmekte beis görmüyoruz.
Elbette bırakalım teknoloji gelişsin, ama sanal bir darbeyle hayatlarımızı bütünüyle dijital kılıp bizi kağıt kokusundan bile mahrum etmesin. Bol bol kitap basılsın, her evin bir kütüphanesi olsun, daha kaliteli dergiler, gazeteler çıksın. Küçük kardeşim “Cin Ali”yi tanımıyor diye üzülüyordum. Kağıttan bütünüyle bihaber olacak, harfleri eski kitapların üzerindeki başlıkları taklit ederek tanımayacak, “Karamazov Kardeşler”i karaladığı için fırça yemeyecek bir nesli ise hiç düşünemiyorum.