Süleyman ELİK
Devrimden 30 Yıl Sonra İran Seçimleri

Devrimden 30 Yıl Sonra İran Seçimleri

Batı tarzı devrimler, var olan rejimin toplumun genel ihtıyaçlarını temin etmekten yoksun olduğu zamanlarda, alternatif bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Buna karşın Doğu devrimleri elit liderlik dediğimiz bir gurubun halk yığınlarını organize ederek yeni bir karşıt rejimin ön koşullarını oluşturmuşlardır. Bu anlamda ne İran ne de Rus ve Türk devrimi halk devrimi olarak tanımlanabilir. Ama her biri de emperyalizme karşıt olarak kendilerini tanımlamışlardır. Devrimlerin sürekliliği genel olarak sosyal kontrat ile belirlenmektedir. Yukarda bahsettiğimiz her üç devrim de sosyal kontrata dayanmamaktadır. Bu yüzden altarnatif olarak kurulan bu rejimler statik bir karektere bürünmesi kaçınılmaz olmuştur.

 

Doğu tarzı burjuva devrimleri sosyal hareketlerin oluşmasına da izin vermemiştir. Genel de liderlik kadrosu toplumsal hareketi önlemek için ajent dediğimiz gurupları kullanmışlardır. Bu anlamda islamcı guruplar ya da dinsel yapı, rejimin resmi olmayan bir kurumu olarak gerek İran gerek Türkiye katalizör işlevi görmektedir. Her ne kadar İran’daki dinsel sınıf Türkiye’dekinden farklılık arz etse de, politik açıdan aynı sonuçları vermektedir. İran’daki dini sınıf devletten bağımsız olarak kendi kendini finanse etmektedir. Türkiye’de Özal sonrası İslamcı grupların şirketleşmesi ile İran’daki dini elitin politikleşmesi, dini ideolojilerin iddialarından tamamen vazgeçmesiyle sonuçlanmıştır. Bu durum İhvan-ı Müslim’in yaygın olduğu arab dunyasında da benzerlik göstermektedir. Doğu toplumları proleterya sınıfından yoksun olduğu için sınıf mücadelesi yönetici elitle halk sınıfları arasında süregelmektedir.

 

Temel anlamda İran ve Türkiye’deki toplumsal çatışmanın oranı yönetici sınıfla halk arasındaki mesafenin uzamasıyla ölçülebilir. Türban konusunun her iki karşıt ideolojinin çözümsüz sorunu olarak durması her iki rejimin evrimsellikten ve sosyal bir temelden yoksun olduğunun en önemli kanıtlarından biridir. Her iki rejimin kadın ve temel insan haklarını garanti altına almaktan yoksun olması da sosyal temele dayalı bir modernleşmeyi önlemiştir ve önlemektedir. Peki, doğu devrimlerinin hiç mi devrimci bir tarafı yoktur diye sorabilirsiniz. Bu konuda fazla iyimser olmamakla beraber, Türkiyenin laik devrimi sadece ‘opportunity space’ (fırsat olarak sunulan yer) denilen yeri sunmasıyla devrimciliğini iddia etmektedir. Bu anlamda AKP ve Gülen hareketinin çevreden merkeze getirilmesi doğu tarzı bir modernleşmedir. Yeni bir elit sınıfın tekrar aynı işlevi yürütecek şekilde organize ve motive edilmesidir. Bu tip devrimlerin kapitalist sisteme altarnatif ya da yeni bir düzen önermesi imkânsızdır. Bu anlamda ne İran ne de Türk toplumu devrimci bir toplum olabilmiştir. Gerçekte bu durum orta ölçekli devletlerin ayakta kalma uğraşısının zorunluluğudur. Emperyalist güçlerin orta ölçekli devletlerin devrimsel kabiliyetini geçersiz kılma kabiliyeti vardır. Bu anlamda Ali Şeriati’nin düşlediği İslam devrimi, İran – Irak savaşı ile önlenmiştir. Çünkü bu savaş devrimin karekterini dini devrim olmaktan çıkarmış ve başlangıçtaki evrensel iddialarından vazgeçmesini sağlamıştır.

 

 Rafsanjani’nin pragmatist yönetim tarzı bu yüzden ikinci cumhuriyet olarak tanımlanmıştır. İran’da Rafsanjani kendi şahsına münhasır kapitalist sınıfın bir öncüsü olarak ortaya çıkmıştır. Expediency Council (Uzmanlar Konseyi)’indeki gücü Ahmedinejat secimleri kazansa da, onu onaylamama yetkisi vardır. Ahmedinejat’ın Rafsanjani ve ailesine yönelik iddiaları, alt sınıf ve orta sınıf halk yığınlarının oylarını almaya yönelik, yeni oluşan kapitalist sınıfa karşı bir seçim propagandası idi ve başarılı olmuştur. Bu anlamda Ahmedinejat alt sınıfların temsilcisidir. Karşıt devrimcilerden Gerek Mır-Huseyin Musavi gerekse Mehdi Kerrubi daha çok dini oligarşinin sunduğu ‘opportunity space’ dediğimiz alanda bir yaşam alanı oluşturacaktı. Her iki adayın da geleceğin İran’ında liderlik koltuğuna oturması beklenmektedir. Her iki aday da İran’ın nükleer proğramı konusunda geri adım atmayacaklardı.

 

Ekonomik anlamda yaptıkları eleştiriler Ahmedınejatı düşürecek bir oy kitlesine ulaştırmadı. Seçimler demokratik açıdan karşılaştırılırsa, İran’ın başkanlık adaylarının Guardian Councıl tarafından belirlenmesi demokratik olmayan bir durumdur. Bu seçimlerde 800 adaydan sadece 4’ünün cumhurbaşkanlığına adaylığı uygun görülmüştür. Fakat cumhurbaskanlığının halk tarafından seçilmesi birçok ülkede olmayan bir durumdur. Cumhurbaşkanı yetki alanı olarak dini lider Hamaney’den sonra gelmektedir. Fakat İran Meclisi’nin başkanın kabinesini onaylayıp onaylamama yetkisi vardır. Ahmedınejat’ın İç İşleri Bakanı Ali Kurdan’ın bakanlığından azledilmesi İran’daki politik yapının özelliğini yansıtması açısından önemlidir. Anayasaya göre 21 kabine üyesinden yarısı güven alamazsa Ahmedinejat’ın hükümeti düşürebilinirdi. Şuana kadar Ahmedınejat 9 bakanını görevden almıştı. Muhafazakar üyelerin ağırlıkta olduğu mecliste, radikal kanadı temsil eden Ahmedinejat’ı destekleyen üyelerin azınlığı Ahmedinejat’ın yeni kabinesini de zorlayacak gibi görünüyor. Eğer seçim olmasaydı Ahmedinejatın kabinesi oldukça zor durumda kalacaktı. İran demokrasisinin önemli eksiklerinden biri de başkanlık seçimleri öncesi hükümet kabinesinin belli olmaması. Dolayısıyla mecliste parti diktotaryası olmamasına ragmen, başkanlık diktotaryasısı söz konusudur. Seçimler öncesi Ahmedinejat’a yönelik eleştirilerin başında devletin döviz hesabından yüklü miktarın çekilmesi geliyordu. İddialara göre, Ahmedinejat’ın belirttiği 25 milyar doların aksine, daha yüklü miktarın devletin kasasında olması gerekiyordu. Diğer iki aday Musavi ve Kerrubi bu paraların seçim yatırımı olarak Ahmedinejat tarafından halka maddi yardım olarak dağıtıldığını iddia etmektedir. Savaş dönemi başbakanlarından Mır Huseyin Musavi’nin destekçilerinin seçim sonrası Tahran sokaklarında çıkardıkları gösteri ve arbade büyük bir oranda diasporadaki İranlılar tarafından destek görmektedir. Devrim kadrosunda oluşan bu çatlağın büyümesi, dini rejime karşı muhalefetin ve olası karşıt devrim umutlarını artırmaktadır. Bu yüzden Devrim Muhafızları’nın olası askeri darbe uyarısı İran devletinin güvenlikli baskıcı yönetime doğru itildiğinin önemli göstergelerinden biridir. İran’ın dış dünyadan uzaklaşması daha da radikal politikaların uzun sureli olmasını doğurması da kaçınılmazdır. İran’ın nükleer programının milli bir politika ya da partiler üstü olması, İran’ın bölgesel güç olma yolunda attığı en önemli aşamalardan biridir. Orta düzeyli bir güç olarak, İran’ın nükleer bir güç olmasına müsaade edilmeyecektir. Rasyonel politikanın gereği olarak, uluslararası topluluğun, ikinci Ahmedinejat hükümeti ile görüşmeleri hızlandırması ve İran’ın uluslararası sisteme entegrasyonunun sağlanması gerekmektedir.

 

Gerek İran’daki gerekse Türkiye’deki toplumsal değişim sosyal bir temele dayanmayacaktır. Bu durumda sosyal hareketin toplumda kurumsallaşmaması nedeniyle, doğu toplumları -özellikle İslam ülkeleri- baskıcı bir yapıları olduğu için baskıcı yönetimlerin alanı olmaktan kurtulamayacaktır. Ne zaman sosyal hareketleri temsil eden gerek cemeatler ve gerekse partiler ve diğer sivil toplum örgütleri toplumla bütünleşerek alttan üste bir dönüşümü gerçekleştirirse, ortak kimlik ve liberal bir toplumun oluşması olanağı vardır ki gerçek anlamda devrim bu toplumsal dönüşümle olacaktır. Bu anlamda Kum’daki ulemanın bağımsızlığını koruması, dinin siyasette bir araç olarak kullanılmaması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Eğer Milli Görüş hareketi temel insan hakları, etnik ve demokratik açılımlarda hareket kabiliyeti geliştirebilirse, sosyal bir hareket oluşturma kapasitesi vardır. Aksi takdirde her iki ülkenin sosyal barışı sağlaması ve büyük ülkeler arasına girmesi olanaksız gözükmektedir.

 



suleyman.asutay@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (0)

Henüz Yorum Yapılmamış