En çok sufiler çözülür. Çünkü onlar kendilerinden en fazla bağışlayanlardır. Latif bir nefes olup neyden dökülür, alemi hikaye ederler. Biz gafiller de onları söyler dururuz eskidikçe kıymetlenen türküler gibi. Beyazıd Bestami, Abdulkadir Geylani, Niyazı-i Mısri, Muhyiddin Arabi, Mevlana... Dilimiz, edebiyatımız, sanatımız asırlar boyu onlardan beslenmiştir. Ama zaman perde perde gerildikçe, bizim şimdi anladığımız şey de o kadar uzaklaşmıştır ilk ve asıl olandan. Buna zamanın türlü halleri de eklenince, ne yazık ki “sufilik” herkesin keyfince anlayıp anlattığı bir çerçevesizlik, bir tür kemiksizlikle malul olmuştur.
Tasavvuf maneviyat ilmidir, herkesin kabınca dolduracağı kadar geniş ve içericidir. Ama her kap bomboş daldırılmadığından, aldığı kadar da bıraktığından kabının yontusundan, ismi karşılayan tarif de genişlemiş, sufinin karakteri dönüşmüştür.
Gel gelelim bugün geçmiş yıllara nazaran daha fazla merak ve iştiyakla yöneliyoruz bu ilme. Bunun pek çok nedeni var ama Modernizm’in, ortaçağın tanrıcılığına karşı bireyciliği merkeze alan ve tüm oyununu ve ahlakını bireyin ihtiyaç, yeti, kusur, hastalık vb. üzerinden kar etme güdüsüyle kuran yapısı bu nedenlerin en temelinde yer alıyor.
Modern anlayış, bireyi pompalaya pompalaya benlik denen canavarı o kadar büyüttü ki bireysel manevi terbiyeyi önceleyen, tevazuu sosyal yaşamın orijinine yerleştiren tasavvuf ilminin cezbesi arttı. Bugün derviş ahlakını arzuluyoruz her birimiz. Egomuz semirdikçe kafamız karışıyor. Seyrelmek, sadeleşmek açlığındayız. Bundan hayatımız ve psikolojimiz kadar sanatımız, edebiyatımız da etkileniyor.
En son örnek, Elif Şafak’ın satış rekorları kıran kitabı: AŞK… Biliyoruz ki kitabın bu kadar sevilmesinin nedeni ne edebi değeri ne de yazarının popülaritesi. AŞK’ı bu denli benimseten can çekişen benliğimiz, deva arayan özümüz.
Elif Şafak’ın tasavvufa dair birikimi malum. İlk Pinhan’da açık etmişti bunu, o gün bugündür tasavvuf referansı gözle görülür, her kelimesinde soluk soluk okunur oldu. Şafak’ın haline de yansımıştır dervişlik; su gibi naif, yalın biridir, Tasavvuf onun dilinde bir oryantalistin haremi anlatması gibi “batılı” ve yabanıl değil samimidir.
Ancak yine de bu kitapta aşk ile anlatılan “tasavvuf”, -zaman zaman kendimi kişisel gelişim kitaplarından birini okuyormuş gibi hissedecek kadar da- sentetikti. Bunun nedeni modern zamanın enstrümanlarıyla, sacayakları sahabeye kadar uzanan bir geleneği anlama-anlatma yordamımız. Çünkü ne kadar içine girersek girelim, elimize aldığımızı kendi tezgahımıza yatırıp, parça parça etmeden anlamaya çalışmıyoruz. Konu zaten sır, büyük bir derinlik. Doldurma telaşıyla hoyratça daldırıyoruz ama temizlemiyoruz kabımızı. Bulmak istediğimiz cevapların ve daha yola çıkmadan varmayı hesap ettiğimiz durakların kaygısıyla yürümeye çalışıyoruz.
***
Tasavvuf, hayat serüvenimiz boyunca önüne düşebileceğimiz en tılsımlı kapıdır şüphesiz ve biz çoğu zaman tıklatmaya cesaret edemediğimizden etrafında dönüp dururuz. Bu esnada bereketinden, güzelliğinden nasiplenir, cesaret ararız. Sonunda toplayıp cesaretimizi, kapıya yanaştığımızda biliriz ki şimdi tüm bu okuduklarımızı, çevresinde eşelenip cüppemizin altına topladıklarımızı, akıl gömleğiyle dertop edip bir kenara bırakma, su gibi seyrelip akma vaktidir.
Elif Şafak da kitabın bir yerinde Mevlana’ya şunu söyletir:
“İnsan hayatı daimi bir seyr ü sefer. Beşikten mezara yolculuk halinde, seferdeyiz. Önümüzde uzanan yedi ayrı merhale, yedi basamak. Bilenler güzergahtaki her menzile bir isim vermiş. Nefsimiz buralardan bir bir geçmeden, kendini ayrı bir varlık sanmaktan vazgeçmeden yolculuğunu tamamlayıp Hak ile bütünleşemez. İnsan yalandadır, ziyandadır. Yedi basamağı çıkmadıkça hakikate eremez.
(…)
Hak Yolu’ndaki makamları tek tek sıralamak kolay, yaşamak ise zordur. Güzergahın kendine has engebeleri yetmezmiş gibi, dümdüz bir çizgi halinde ilerlemek de mümkün değildir. İlkinden sonuncusuna makamlara giden yol doğrudan değil, dolambaçlıdır. Üstelik üst makamlara varan kişinin orada kalacağının garantisi yoktur. Hatta “artık piştim, erdim, ben bu yolları çözdüm” zannedip de yukarıdan aşağılara tepetaklak yuvarlananlar vardır. Hal böyle olunca, geçmiş ve gelecek, yaşamış ve yaşayacak bunca insan arasında çok azı, o da ancak her asırda bir, en nihai makama kadar varabilir.” (AŞK 210, 212 S.)
Elif Şafak’ın kitabı AŞK, tasavvuf geleneğinden neşet eden edebiyat zincirinin halkalarından biridir. Biliyoruz ki arkası da gelecek, Mevlana modern hikayelerin allı pullu kahramanlarına eklenecektir. Bizler de okumaya, o muazzam kapının etrafında dönüp durmaya devam edeceğiz. Umarım bir gün hikayeyi aslından ayırt edip, kapıyı tıklatabiliriz.