Eskiden, Osmanlı zamanında, şehirde az sayıdaki genel tuvaletlerde raflarda dizili bulunan ibriklerle su verilirmiş. Bunu tuvalet işlerinden sorumlu "İbrikçibaşı" halledermiş. Bir gün çok sıkışan bir adam süratle içeri girmiş, tam raftan bir İbrik kapacakken İbrikçibaşının kalın, tok ve gür sesiyle durmuş;
— Dur yolcu! Onu bırak, hayır! Onu da alma! Sağ üstteki raftan, soldan üçüncüyü al!" Adamın itiraz edecek halinden öte, vakti yok. Çaresiz denileni yapmış. Rahatladıktan sonra ibrikçibaşının yanına gelmiş;
- "Bana bak! Bu verdiğin ibriğin parçaları aşağıdan yukarıya doğru; dip, çember, gövde, emzik, lüle, boğaz, kulp, kapak değil mi?"
- "Evet, öyle..."
- "Evdekiler, saraydakiler gümüş ve altından olabilir ama bunların hepsi de bakırdan değil mi? "
- "Evet, öyle... "
- "Hepsinin hacmi aynı değil mi? "
- "Evet, öyle..."
- "İçindeki suyu aynı yerden doldurdun değil mi? "
- "Evet, öyle..."
- "Beni daha önceden tanıyor musun? Bana bir düşmanlığın var mı?"
- "Hayır, tanımıyorum. Yok. "
- "E öyleyse, ne demeğe beni oyaladın demin? Seni dinlerken az daha malı ziyan eyleyecektik!"
- "Aman beyim, onu da öyle yapamazsak; İbrikçibaşı olduğumuz nerden belli olacak!"
İşte böylesine alışkanlıklardan geldik gidiyoruz, yüzyıllardır kendi insanını kul köle görenlerin geleneksel sıkıntıları depreşiyor bugünlerde.
Bu haftamız yoğun bir tempoyla yollarda geçti. Gezip gördüğüm yerlerde birçok ibretlik haller gördüm. Ama hepsinden de öte ne kadar çok “ibrikçibaşı” ruhlu insanımız olduğunu bir kez daha görme fırsatım oldu.
Bürokrasiye “bulaşmış” değil, bürokrasinin tümüyle çamur gibi bulandığı bir illet bu… Franz Kafka’nın sözlerinden dinleyelim:
"Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evraka dönüşür. Evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. Bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca 'olay'dır. 'konu' ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kâğıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur..."
Siyasete baktığınızda, o da fazlasıyla nasibini almış durumda bu hastalıktan… Vatandaşa hizmet için oturulduğu iddia edilen koltuklardan, bir süre sonra vatandaşa “ben olmasam sizin haliniz nice olurdu? Benim sayemde hizmet alıyorsunuz, benim sayemde işleriniz görülüyor, benim sayemde iş buldunuz vs vs… sesleri yükseliyor.”
Medyanın tavırları da ilk ikisinden geri kalmaz: “Biz olmasak gerçekler açığa çıkamazdı, Falanca bizim sayemizde meşhur oldu, baskılarımız sonuç verdi vs vs”
Birçok insan yaptığı görevine karşılık kendine teşekkür edilmesini beklemenin çok ötesine gitmiş, kendisine minnet duyulmasını, el – etek öpülmesini, tekrar tekrar arz-ı hürmet edilmesini bekliyor.
Küçük kişisel tatminler, küçük kişisel kaprisler uğruna insanlarımıza çektirilen eziyetlerin karşılıksız kalmadığına inanıyorum. Ama edilen beddualar memleketin bereketinden bir şeyler götürüyor.
Karşısındakilere zorluk çıkararak “önemli adam” olunamayacağının, kendi bilgisi dışında tuvalete dahi gidilmemesi talimatlarının hastalıklı bir ruhtan başka bir şey olmadığının, sırf kendine teşekkür edilmedi diye olur işi olmaza sokmanın ne kadar küçük bir hesap olduğunun tüm toplumca kavranması temennisiyle…
Henüz Yorum Yapılmamış