Yakın tarihimizin en üzücü ve utanç verici yaralarından biri olan Sivas katliamının bir yıldönümünü daha yaşadık. Bu anma yıldönümünde açıklamalar, yazılar, bildiriler diğer yıllardan biraz farklı. Kuşkusuz bunda Ergenekon örgütünün yargıya taşınmasıyla ortaya çıkan bilgilerin payı var. Henüz kimileri bunu görmek istemese de; Sivas katliamından Gazi olaylarına, Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerine kadar birçok olayda bu örgütün izlerini görmek mümkün.
O yüzden bu yıl Sivas’ı anma törenlerinde ‘dinci teröründen, irticadan’ daha az bahsediliyor. Onun yerine daha çok provokasyon sözcüğü kullanılıyor. Daha önce Kahramanmaraş olaylarıyla ilgili yazdığım bir yazıda "olayın içinde provokasyon olması; acımızı da suçumuzu da hafifletmemeli" demiştim. Sivas olaylarında da durum aynı. Aziz Nesin’in konuşması, başka provokasyonlar, Ergenekon ajanlarının yaptıkları ne olursa olsun; Madımak otelinde birileri alevler içinde can çekişiyorken; dışarıda tekbir getirenleri temize çıkarmaz, çıkarmamalı da… Mithat Sancar, 2 Temmuz tarihli “Utançtan Kurtulamamak” başlıklı yazısında tam da bunu dile getiriyor. “Türkiye, bir süredir geçmişiyle yüzleşmeye, geçmişindeki karanlık dehlizlerle hesaplaşmaya çalışıyor. Ama nedense yakın geçmişin en utanç verici, en karanlık, en lanetli olayıyla yüzleşmeye pek hevesli görünmüyor. Hatta herkes kendini rahatlatmak adına, sorumluluk için başka adresleri işaret ediyor. Oysa 2 Temmuz’dan bu toplumun tamamı sorumludur. Ortada “derin bir provokasyon” olsa bile, ateşi yakanlar, o ateşin ışığında ölüm dansına tutuşanlar, katliamı seyreden bütün resmî ve sivil güçler, olayın ertesi günü “tahrik” bahanesini işleyip mağdurları sorumlu olarak göstermeye çalışanlar, en az bu katliamı tezgâhlayan “karanlık odaklar” kadar sorumludurlar.”
Bugün daha iyi anlıyoruz ki; bu çeteler içimizdeki o kendisinden başkasına hayat hakkı tanımayan ilkel dürtülerden nasipleniyor. Sivas’ı ve yakın tarihimizin diğer utanç vesikalarını anarken bunu hiç unutmayalım. Unutmayalım ki; yeni yaslarımız, yeni öfkelerimiz, yeni trajedilerimiz olmasın.
Kütahyalı Ergenekon’un neresinde?
Son günlerde epey fırtına kopartan “AKP’yi ve Gülen Cemaatini Bitirme Raporu”yla ilgili tartışmalar devam ediyor. Doğrusu o belgede benim dikkatimi en çok çeken; Kurtlar Vadisi’nin yıpratılmasıyla ilgili madde oldu. Belgede, "Vatandaşlar tarafından yoğun olarak izlenen ve gündemdeki olaylar hakkında kamuoyunu yanlış yönlendiren, “Kurtlar Vadisi, Kollama ve Tek Türkiye” benzeri diziler hakkında olumsuz haberler yaptırılarak söz konusu dizilerin güvenilirliğinin yitirilmesi sağlanacaktır.” Gibi bir ibare vardı hatırlarsanız.
Bu bölümü okuduğumda aklıma haliyle son zamanların en medyatik ve danışmatik gazetecisi Rasim Ozan Kütahyalı geldi. Sevilay Yükselir’in tabiriyle “liberallarin son mohikanı” Kütahyalı medyatikliğini büyük ölçüde Kurtlar Vadisi ile ilgili sansasyonel yazılarına borçlu. Diziyi Ergenekon örgütüyle ilişkilendirmiş ardından Ömer Baba karekteriyle dindar kesimin ‘apolitikleştirildiğini’ yazmıştı uzun uzun. Hatta Polat Alemdar’ı çuval olayının ardından başörtü yasağını çözmediği için eleştirmişti. (Yasa koyucuların kılını kıpırdatmadığı bir ortamda dizi karekterlerinden medet ummaktan başka çaremiz de yok gibi ama bu başka bir yazı konusu) Dizinin yapımcıları da ilk başta hakaretvari bir üslupla karşılık vermiş ardından gülüp geçilecek bir durum olduğunu anlayarak "Vadi'nin bir televizyon dizisi olduğu” hatırlatmasında bulunmuşlardı.
İşte Ergenekon örgütünün son belgesi açığa çıkınca “Rasim o çokça eleştirdiği örgütün neresinde” diye düşünmekten kendimi alamadım. Gerçi sansasyonel olduğu kadar kıvraklıkta da mahir olan kalemiyle belgenin ardından Kurtlar Vadisi’nin ilk sezonlarının Ergenekon’la bağlantılı olduğunu vurgulayarak bir bakıma kendini temize çekmeye çalışmıştı. Ama nihayetinde Vadi aleyhinde bunca yazı yazan biri olarak, Ergenekon’ın dizi yıpratma timinin neresinde görevli olduğunu kamuoyuna açıklamaktan kaçmamalıdır diye düşünüyorum.
Tatilde cici, kamusal alanda öcü
Eti reklamlarını hatırlatacak ama söze “Bir bilmecem var” diyerek başlamak istiyorum. “Tatilde cici, kamusal alanda öcü…” acaba nedir nedir” Başörtü, medyatik adıyla türban diyenler bildi.
Espri bir yana; yılan hikayesine dönen başörtü yasağı ve keyfi uygulamaları süredursun; başörtülüler yaz aylarında pek bir hoşgörü görüyor; özellikle Beyaz Türklerden… Okulda, kamusal alanda başörtüye tahammül edemeyenler, bu günlerde tatil anılarını anlatırken sıkça türbana sempati ve özgürlük yazıları döşeniveriyor. Hatta sanki uzaylı görmüş gibi davranarak; "yerinde gördük ‘türbanlılar da konuşabiliyor, bizim gibi yürüyüp bizim gibi gülebiliyorlar” gibi hayret nidaları atıyorlar.
" Bi otellerimiz, sahillerimiz, tatil köylerimiz kalmıştı onu da aldılar elimizden" diyenler de vardır mutlaka ama onlar azınlıkta. Çünkü onlar da farkında; 5 yıldızlı tatillerde, “bir elinde ayna umrunda mı dünya” türbanlılarının ne yasak derdi var ne de kamusal alan sorunu. Siyasetçi yahut müteahhit eş-baba kontejanından başlarındaki örtünün getirdiği yasaklardan, ötekileştirilmekten kurtulmuşlar nasıl olsa. Onlar memnun, kamusal alan savunucuları memnun… Bunu önceki yaz aylarında stad düğünleri yaptıranlara duydukları muhabbette görmüştük zaten. Allah bir tatilde yaşatsın demek kalıyor bize…