Ayşe ZORLU
Medyanın Doğası Açısından Altaylı ve Cübbeli Ahmet

Medyanın Doğası Açısından Altaylı ve Cübbeli Ahmet

Öncelikle gecenin geç saatlerine dek birçok kişiyi ekrana kilitlediği için habercilik açısından başarılı bir program sayılsa da, konuya medyanın doğası açısından bakarsak çok da şaşılacak bir durum olmadığını görüyoruz. Zira medyanın nasıl beslendiği ve medya kriterleri dikkate alındığında uygun bir malzeme teşkil etti Cübbeli Ahmet Hoca.
 
Malumunuz dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ülkemizde de insanlar televizyonu en çok,  günlük sıkıntılardan biraz olsun kaçabilmek, hayatın gerçeklerini bir an olsun unutabilmek amacıyla bir eğlence aracı olarak seyretmektedir.
 
 Televizyon bu beklentiyi büyük bir maharetle yerine getiririr. Bunu yerine getirirken neleri götürdüğüne girmeyeceğim. Söylemek istediğim, televizyonun her şeyi bir eğlence formatı içinde sunmasıdır. Televizyon kültürel değer üretimini bir gösteri işi olarak ele alır ve bu noktada da magazin söyleminin eğlenceye dönük yapısını tercih eder.  En ciddi ve en bilgilendirici olması gereken açıkoturumların bile en çok izlendiği anlar, katılımcıların bir horoz döğüşü içine çekildiği anlardır.
 
Yani izleyici ve televizyon arasında karşılıklı bir besleme sözkonusu. Evet, belki de en tehlikeli olan, halkın giderek bu tarzda bir üretimi içselleştirmesi, talep etmesidir. İlk etapta biraz insafsız bir yorum gibi gelse de, ben medyayı bu yüzden eski Roma’ da “kan, kan” diye tepinen izleyiciye daha fazla kan, şiddet, gözyaşı ya da eğlence veren gladyatörlere benzetirim.  Bugün İslami tV olarak da bilinen bazı kanallarda bile “show” programlarının ve dedikodu ortamını odalara kadar getiren gündüz kuşağı kadın programlarının ne derece ağırlıkta olduğu malum.
Sözün burasında “Eğlenmenin neresi kötü?” diyebilirsiniz. Fakat burada sözkonusu olan masum bir “hoş vakit geçirme” değil, yeri geldiğinde en ciddi söylemlerin bile bir eğlence kalıbında aktarılması.
Kitle cemiyetlerinin en önemli problemlerinden biri olan bu kalite düşüklüğünün nasıl engellenebileceği konusunda, günümüz medya sosyologları da izleyiciyi bilinçlendirmek dışında  kesin bir çözüm öneremiyorlar .
 Neil Postman bu yüzden Amerikan kültürünü her türlü kamusal söylemin eğlence biçimine büründüğü bir kültür olarak görmekte ve böyle bir kültürde politikacının alanında uzman olması gereken ideolojinin yerini kozmetiğin aldığını söylerken şöyle sormaktadır: “Bir kültürün kahkahadan boğulmasının panzehiri nedir?(N.Postaman;Öldüren Eğlence:Televizyon)
 
Gerek dram, gerek kahkaha, her halde de izleyiciyi düşüncenin soyut, gizemli burçlarında dolaşmaktan giderek daha fazla alıkoyan, muhakemeyi yok eden, pasifleştiren, uyuşturan, beş yaşındaki bir çocuğun zihin seviyesine ve insan egosunun en ilkel yanlarına hitap eden  ve en kötüsü, yaşanan bütün bu olguların bir toplumun kültürü sözkonusu olduğunda, giderek daha fatal bir hale doğru evrildiği bir medya ortamını yaşıyoruz hep birlikte. Böyle bir ortamı tüketiyor ve tükeniyoruz aslında.    Weber’in “ anlam ve özgürlük kaybı” ,Habermas’ın da insanların bireysel “YAŞAM ALANI” nın, araçların ya da teknolojinin hâkimiyetindeki “SİSTEM ALANI tarafından kolonileştirilmesi” metaforuyla açıkladığı durum.
 
Medya kuramlarına fazla girmeden örneğimize dönecek olursak;
 
Televizyonda söylem görsellik üzerine kurulur. Bu durumda Ahmet Hoca’nın bazılarına göre ait olmadığı bir ekranda “çağdışı” bir kıyafetle görünmesi medyanın doğası için artı puan. Habertürk gibi bir kanalda ilk anda bu görüntü bile, çok önyargılı olmayanları ekrana kilitlemiştir. İkinci olarak yine aynı sebeple medyada imaj fikrin önündedir. O yüzden hocanın Arapça bilgisi, her hadisi kaynaklarıyla açıklaması ve birikimi medya açsından hiç önemli değildir. 
 
Hocanın Murat Bardakçı’yı gülmekten koltuğuna gömen ve Bardakçı’nın ifadesiyle ifadesiyle “çok güzel üslubu” , dini konuları alışılagelen ağırlıkta değilde, esprili bir dille anlatması medyanın yukarda anlatageldiğimiz doğasına çok uygun. Çünkü televizyonun ağır, ağdalı anlatımlara, ciddi ve asık suratlara tahammülü (sonunda horoz döğüşü olmadığı sürece) yoktur. O mümkün olduğunca eğlence formatına uygun, karikatürize edilebilecek malzemeyi tercih eder.
 
Jetski’ye binmesi, havuzlu bir villada oturması, karısına beşbin dolarlık saat alması v.s. özel yaşam alanına ait haberlerle yine bizzat medya tarafından ünlenen hocanın, yaşam tarzından kaynaklanan popülaritesini kullanmakta da medya etiği açısından hiçbir sakınca yok. Bilakis bunlar da medya için bulunmaz Hint kumaşı.   
 
 Peki gerek laik, gerek dindar kesimden de olumsuz anlamda çok tepki alan bu programın amacı neydi? Kim kullandı, kim kullanıldı?
  
Fatih Altaylı’yı tanıyoruz. En çok da 28 Şubat sürecinde başörtülü kızlar için kullandığı edep dışı hakaret ifadelerinden. Amacımız kimseyi geçmişiyle yargılamak değil elbette. Fakat bu zamana kadar dünya görüşünde büyük çaplı bir değişim olduğunu sanmıyoruz. Hal böyle olunca Cübbeli Ahmet Hoca’ya olan bu ilgisinin arkasında ne olabileceği sorusu, doğrusu zihin kurcalıyor.
 
Bence bunun birkaç sebebi olabilir: Her şeyden önce Altaylı programın iyi reyting yapacağını muhakkak çok iyi biliyordu. Hep “öcü” olarak görülen ve yakınlarda Ayşe Arman’ın laik kesimin kafasındaki “yobaz müslümanlar” imajını bilmem kaçıncı defa tazelemek için sokaklarında mini eteğiyle arz-ı endam ettiği(!) Çarşamba cemaatinin liderini sıcağı sıcağına ekrana getirmek, habercilik kariyeri açısından büyük bir başarı olacaktı.
 
İkincisi ve bence en önemlisi şudur ki, her programı ve her metni tersten okumak mümkündür. Bu program sonunda okuyucu zihinlerine tersten okuma ile şöyle bir gizli mesaj aktarılmış olabilir mi? “ Ey İzleyiciler! Bakın, şu an iktidar olan ve kendi zengin sınıfını da oluşturan bu Müslümanların daha kaba softa olanları böyle. Onlar da imkân bulunca jetski’ye de binmekten geri kalmıyorlar. Yani biz sizi şimdiye kadar bunlarla korkuttuk ama yanıldık ey halkım. Bunlar tehlikesiz olanları. Siyasetle miyasetle işleri yok.Asıl tehlikeli olanları hem siyaset hem sermaye pastasından pay alanlar ”.
Böylece hem iktidar partisine ve bu partinin başörtüsü meselesinin çözümünü hala sabırla bekleyen, devletten talepleri olan, siyasi damarı kuvvetli tabanına karşı, Cübbelinin ifadesiyle “siyasetle işi olmayan, cami cemaat” ını kullanarak karşı bir cephe açılmış olacak, hem Türkiye Müslümanlarının kendi aralarında bir bölünmüşlük yaşadığı fikrinden hareketle, kendi arasında bile birliği sağlayamamış bir hareketin iddialarının da tutarsız olacağı ya da zenginleştikçe bu iddiaların içinin boşalacağı türünden bir mesaj verilecek. Yani  istihza yollu hafife alarak gözden düşürme politikası. Hatırlarsanız Altaylı’nın Hocadan önceki konuğu “Asıl burjuvazi biziz” diyen MÜSİAD başkanı Erol Yarar olmuştu. Zengin- fakir müslüman ayrımı üzerine yoğunlaşmıştı Altaylı.. Dolayısıyla bu programlarla biraz da Müslümanlar arasındaki fay hatlarının kaşındığını düşünüyorum.
 
Velhasıl hem nalına hem mıhına vurarak, bir taşla birkaç kuş. İşte bu türden gizli bir mesaj,  medyanın doğası kullanılmak suretiyle oldukça sofistike hazırlanmış bir kurnazlıktır.
 
Programın sonunda Altaylı’nın sohbetin özetini  “imanınız varsa gerisi çok önemli değil” şeklinde aktardığı cümleler de bana, yıllardır bu ülkede mütedeyyin kesime her zaman yukardan bakarak söylenen “Bizim kalbimiz temiz” söylemini hatırlattı.
 
Tabi kaç kişinin tersten okuma yaparak yukarıdaki gibi bir gizli mesajı aldığını hiç bilemeyeceğiz belki…
 
O gece günahkâr kaç insanın hocanın sempatik üslubundan etkilenerek en azından tövbe ettiklerini de… ALLAH dilediğine her türlü tuzağa ve kurnazlığa rağmen, o tuzak ve kurnazlıkları da vesile kılıp hidayet vermeye kadirdir.
 
 İnsanlara dini konularda bir şeyler söylerken bunun korkutmaktan ziyade sevdirerek yapılmasından yana biri olarak, herşey rağmen hocanın bu sempatik  ve samimi üslubundan etkilenen birçok insanın kafasındaki Çarşamba Cemaatine dair olumsuz fikirlerin yerini, daha ılımlı bir bakışın aldığından ve bu tartışmada bütün medya tuzaklarına rağmen Cübbeli Ahmet hocanın galip çıktığını düşünmekten yanayım…
 
Fay hatlarına gelince, Sekülerleşme  yani dünyevileşme günümüz müslümanlarının önündeki  en önemli meselelerinden biri .  Dünyevileşmenin ölçüsü ne olacak? Belki bütün mesele tasavvufi bir ifadeyle söylemek gerekirse"dünyada olup dünyadan olmamak " 
Bu tecrübeyi hayata geçirmek noktasında geçmişimize şöyle bir göz atmak yeterli aslında. Ama yine de bunu ne ölçüde sağlayabildiği öncelikle kişi vicdanını ilgilendirir. Belki bu konuları, yara kangrene dönüşmeden, kendi içimizde daha çok tartışabilmeliyiz. Aksi halde, başkaları  tarafından ekilen yeni fay tohumlarına, türlü ekran kurnazlıklarıyla kaşınan fay hatlarına hazırlıklı olmalıyız. 


ayse.zorlu@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (2)
Ahmet Ersin tarafından 2009-09-08 11:55:33 tarihinde yazılmış
Karmaşa
Kimin ne olduğu söylemleri ve yaptıklarıyla not ediliyor, habertürk hızlı bir giriş yaptı medyaya ve transferleriyle de dikkat çekti, Altaylı'nın idaresindeki bir kuruluştan bu millete hayır gelmez. Yeri gelirse fasıkların dini desteklemesi vaki olabilir. Şu gerçek ki birlik ve beraberliğin temininden rahatsız olan çevreler gizli aleni boş durmazlar ve durmuyorlar.
leyla üsküplü tarafından 2009-09-02 23:59:58 tarihinde yazılmış
umit
eleştirlerinizde haklı olabilirsiniz ama ben son günlerde okuduğum bir şeyden dolayı korkudan namaza başlamıştım endişeli ve sıkıntılıydım günahlarımdan dolayı ama kim ne anladı bilmiyorum ama ben barıştım ibadetlerimle cübbeli hoca sayesinde ve artık muhabbetle kılıyorum namazımı bana en aızndan böyle bir faydası oldu benim gibi lerin daha fazla olduğunu düşünüyorum altaylı gibilerden
Ayın En Çok Okunanları