Aracısız açılım
“Oralarda çok çalıştım” Murat Bardakçı, ‘Kürt sorununu da mı biliyor? Mealindeki okur mektubu üzerine böyle açıklama yapıyordu Habertürk ekranından.
Ömürlerinde Kayseri’den ötesine geçmemiş gazetecilerin, kanaat önderlerinin, yahut güneydoğuyu akredite gezilerde görenlerin bile ‘bilirkişi’ edasıyla konuyu ‘ağzı olan konuşuyor’a dönüştürdüğü bir ortamda iyi bir ‘uzmanlık’ sebebi: Oralarda uzun yıllar çalışmak. Sorunu anlamaya ama sahiden anlamaya yeter mi? Tartışılır…
Son günlerde Ramazan sebebiyle uhrevi bir havaya görünen medyanın ikinci ana başlığı olan ‘demokratik açılım’da en büyük handikap ‘bilmek, anlamak, fikir sahibi olmak’ meselesi bana göre. Eğer hükümet açılımın maddelerini sadece gazetecilerle, yazarlarla, kanaat önderleriyle, siyasetçilerle yaptığı görüşmelerle oluşturacaksa yahut oluşturduysa; yani asıl muhataplarıyla değil aracılarla kurduğu iletişimle oluşturacaksa baştan hatalı ve eksik bir açılım olacaktır. Çünkü bu aracılarla gerçek muhatapların algıları ve meseleye bakışları bir değil. Çünkü bu aracıların büyük çoğunluğu Kürtleri seri üretim olarak görüyor. Bunu da birebir gözlemlerden çok ikinci el bilgilerden, anlatılan şehir ve siyaset efsanelerinden devşiriyor.
Kraldan çok kralcılar (özellikle internet çevrelerindeki bu klavyeşörler PKK ve Öcalan’ı Kürtlerin beyaz atlı özgürlük savaşçısı olarak görecek kadar konu hakkında pembe ütopyalarla dolu maalesef) ile medya; DTP’yi Kürtlerin tek temsilcisi olarak konumlandırmak için elinden geleni ardına koymuyor. Bu da sorunu çözümsüzlüğe iten en büyük yanlış algılardan biri.
‘İmanın ve oyun kimde olduğunun bilinmediği’ şeklinde bir deyimin yerleştiği bir ülkede; aldığı oy oranlarına göre ‘ki bu oranlar da hiçbir zaman yüzde yüz olmamıştır’ DTP’yi bütün Kürtlerin temsilcisi olarak değerlendirmek büyük yanlış. Hele de DTP’nin içinde bile Öcalan karşıtı taban ve tavan oranı yüksekken; O’nu Kürtlerin Atatürk’ü yapma çabası ise tam bir beyhude çaba. Dolayısıyla DTP kanadından gelecek çözüm önerileri Kürtlerin acılarını ve sorunlarını çözmede yetersiz kalacaktır.
DTP kendi istediği bir Kürt halkı oluşturmak için uğraşıp duruyor. Çözüm için yol haritaları da Kürtleri TSK’nın askeri vesayetinden PKK’nın askeri ve siyasi vesayetine terfi ettirmek. O yüzden durup durup çözümün muhatabının kendileri değil İmralı olduğunu dillendiriyorlar. Ama AKP’nin iki ileri bir geri çıkışlarına, MHP ve CHP’nin kolkola ötekileştirmelerine ve güçlü başka bir siyasi destek bulamamalarına rağmen Kürtlerin bu kendilerine giydirilmek istenen elbiseyi beğenmediğini ve desteklemediğini biliyoruz. (Öcalan’ı lider olarak gören 3 milyon Kürt’ü önemseyen kraldan çok kralcı aktivistlerin diğer 12 milyon ‘Türkiye’de 15 milyon Kürt’ün yaşadığı varsayımından hareketle’ Kürt’ün iradesini yok saydığını da belirteyim.) Açılımı başlamadan kapanıma dönüştürmek isteyen Emine Ayna’ların olduğu DTP’de Hasip Kaplan gibi nerede ne konuşulması gerektiğini bilenler de var, haklarını yemeyeyim. Ama yine de Kürtlerin temsilcisi olabilmeleri CHP’nin sol parti olabilmesi kadar ütopya şimdilik.
Konuşulmayanların konuşulduğu, karanlık yılların dehlizlerinde yaşananların iyice belirginleştiği; hükümetin bana göre samimi adımlar atmaya hazırlandığı bir dönemde, bu atılan adımların kalıcılığı muhataplarla birebir yapılacak görüşmelerden geçiyor. Ücra köylerden, şehir merkezlerine, büyük kentlerin varoşlarından yolu izi olmayan ücralara kısacası muhatabı yaşadığı yerlerde bizzat dinlemek, hatta sosyolojik gözlemler yapmak bu adımların kalıcılığını artırır. Bu gözlemler Kürtlerin tek makineden çıkmadığını, ne kadar farklı ve renkli olduğunu da görmeye yarayacaktır.
Yine aynı şekilde, sadece Kürt halkının değil, oralarda görev yapanların özellikle de askerlerin bu sosyolojik ve psikolojik gözlem sürecinden geçirilmesi; çözümün travmatik konuları da içermesi açısından faydalı olacaktır. Yoksa İstanbul’un, Ankara’nın, Diyarbakır’ın klimalı toplantı odalarında konuşulanlar, medyadaki ‘ağzı olan konuşuyor’ şeklindeki açık oturumlardan öteye gidemeyecektir.
Demem o ki; Diyarbakır’ın surlarının gölgesinde konuşulanları ‘aracılardan’, ben bilirimcilerden, benden sonrası tufancılardan, bu bir kan davasıdırcılardan, yüksek rakımlı, mevkili tepelerdekilerden değil o yıllara direnen surların gölgesinde doğmuş, büyümüş, yıllanmışlardan dinlemek gerekiyor. O güzel lehçeyi duymadan düzgün kurulmuş cümlelerle kurulmuş her kelime eksik çünkü…
Açılımı vicdana ve adalete dönüştürebilecek ‘çözüm’ o boğazda düğümlenen sesin yakıcılığında… Süslü, acılı kelimelerde değil sesin kendisinde…
emine.ucak@10yazar.com