Daha önce İstanbul Film Festivali’nde ya da özel gösterimlerde izleme imkanı bulan arkadaşlarımdan köşe bucak kaçtım sonunu duymamak için. Çünkü sonunu dinleyince izlemeden bitiriyorsunuz filmi. Halbuki bu film bitmiyor. Büyük eserler insanların onlara ekledikleriyle büyük olurlar. Belli ki “Uzak İhtimal” bunun fazlasıyla farkında olan bir ekip tarafından yapılmış.
Oyuncular sanki izleyiciye yer açmak için küçük tutmuşlar oyunlarını. Müezzin Musa’nın bakışları filmin tek süsü. Renkler, müzik, kahramanlar vs. bu filmdeki hiçbir unsurun bir adım öne çıkma gayreti yok. Hepsi bir olmuş aynı nota üzerinde çok soft bir ahenkle seyrediyorlar. Uzak İhtimal bu yönüyle bir uzun yol filmi; tıpkı uzun yol şarkıları gibi.
Yakın plan çekimleriyle dikkatimizi konuya, kahramanlara ve İstanbul’un çok az duyduğumuz sessizliğine odaklayan yönetmen önümüze tertemiz beyaz bir sayfa bırakıyor. İlk dakikadan itibaren sizi içine alan bu sadelik zihninizi resetliyor, Clara’nın ürkek adımlarının ardına takılıp gidiyorsunuz. Filmin en büyük sırrı ise böyle gösterişsiz, küçük harflerle anlatılmış bir hikayenin yüzde yüz gerçek olduğuna inandırıyor oluşu.
Bugüne kadar pek çok şey yazıldı, çizildi ama film biterken öylesine yarım bırakıyor ki seyircisini hayal gücünüz kendiliğinden ve kendine göre tamamlamak istiyor. Bir müezzinle rahibenin aşkı diye bir kalıba döküp dondurunca şimdiye dek yapılmış onlarcasından farklı olabileceğine ihtimal vermiyor insan. Ama bu filmi daha en başından farklı kılan böyle bilindik bir temanın din olgusuna içeriden bakan bir ekip tarafından anlatılıyor olması.
En doğru yazılmış dindar karakterin bile bir tarafını mutlaka yamalı bırakan, kendi mensup olduğu dine dahi –cahilliğinden- doğuya uzay mekiğiyle inmiş oryantalist gözüyle bakan senarist ya da yönetmenler yok bu kez perde arkasında. En iyi bildiği şeyi anlatanlar ancak sahici olmayı başarabilirler. Bu filmde açık öğretim ilahiyat mezunu, Mustafa Kutlu okuyan imam hatipli müezzin ve onun dünyasından görünenler ne kadar ustalıkla anlatılmışsa, rahibe adayı Clara’nın dünyasıyla senaryo arasına konulan mesafe de bir o kadar kararında bırakılmış. “Ben onu da iyi bilirim” aymazlığıyla talan edilmemiş, ötekileştirilmemiş başka bir “ehli din” esas kızımız. Clara’ya ait olanlar, onun dini ve idealleri beyaz elbiseleri kadar sır, Musa mutfak penceresinden ne kadarını görüyorsa o bizim için.
Her ne kadar Müslim erkek, gayri Müslim kız konu edilerek din kavramını da özne yapan bir aşk hikayesini helal dairesi içerisinde bıraksa da film, bence diğer yandan da tehlikeli sularda geziniyor. Filmin sonu hikaye anlatıcılarının söyleyeceklerinin bitmediğini işaretliyor, bir ihtimal daha var ünlemini bırakıyor. Ama bu formül tuttu deyip aynı kanaldan diplere dalmak inci boncuk buldurmayacak, olsa olsa sulandıracaktır meseleyi. O zaman anlatım dilinde tutturulan sadelik de her şey olabilecek bir kemiksizliğe dönüşebilir. Clara’nın başkalarının anılarında bulduğu avuntu duyarlılığımızın en estetik haliyse de, din kavramının bizatihi özne olduğu her düzlemde dozu kaçırılmış “entel”lik en basit haliyle çiğlik olur. Hal böyleyken ihtimalin uzaklığı mıdır seyirlik olan, biraz daha yakından baksak beyaz perde neler gösterir, beklemekteyim.
www.on5yirmi5.com
Henüz Yorum Yapılmamış