Zümrüt SÖNMEZ
Üniversite-sizlik

Üniversite-sizlik

Varlığı anlatmak zor değil. Zor olan yokluktan bahsetmek. Varlığı tarif edebilir, hayatımıza eklediklerini, eksilttiklerini, iyi ve kötü yanlarını, güzelliklerini, kusurlarını tam bir kesinlik içinde sayabiliriz. Ama yokluğu anlatmak gerektiğinde tariften çok tahrif giriyor devreye. Çünkü yoksunluğu çekilen her ne olursa olsun o halin kendisi sitem ve yakınma yüklü kılıyor insanı. Yokluğun tanımını da yine ancak var olanın üzerinden yapabildiğimiz için derin bir kıskançlık yerleşiyor o kavi gediğe. Yokluk, yoksunluk hem eksikliği çekileni hem de çeken kişiyi tahrif ediyor neticede.

Bu yüzden kâğıda korkarak yaklaşıyorum. Dosya konusu üniversite eğitimi olan bir dergide “üniversitesizliği” yazabilecek olmanın şikâyeti üzerimde. Bazı arkadaşlarımın hayatında ilkbahar-yaz-sonbahar-kış diye bir tekerleme gibi devreden mevsimlerden bir mevsimken üniversite, benim için tam bir mevsimsizlik hali. Yeri pek çok şekilde doldurulabilir, her şey olabilir bir boşluk. 

“Lise-ÖSS-üniversite” ezberinin bozulması doğduğunuz gün çizilmiş yol haritasının değişmesi demekti. Bu yüzden başörtüsü ve katsayı sorunlarıyla eğitim hayatımız baltalanınca, direksiyonu tam tersi yöne kırmamıza ya da can havliyle umulmadık tali yollara sapmamıza neden olacak bir yörünge değişikliği oldu yol haritamızda. Bu “zorunlu” ama bir o kadar da “tercih edilmiş” değişiklik olmasaydı, çok bilinmeyenli denklemlere konu edilip kırpıldıkça kırpılan puanımla nasibime ne düşmüşse onu okuyacak, sonunda bin bir zorlukla “başörtü”me rağmen aldığım diplomayı kendime sevdirmeye çalışacaktım. Hayallerini gerçekleştirebilenler bir yana, bu yolu tercih eden arkadaşlarımın yaşadıkları benim tecrübe ettiklerimden daha da ağır oldu çoğu zaman. Biz üniversite hayallerimizin yıkılmasıyla sökülen hayat ilmeklerimizi tutturmaya, yırtıklarımızı yamamaya çalışırken onlar her gün kovuldukları kapıyı yüzlerini önlerine döküp tekrar tekrar tıklattılar.

Diğer yandan bizim üniversitesizliğimiz kış ortasında evsiz kalmaya benziyordu. Çünkü ebeveynlerimizin, hocalarımızın, yakınlarımızın, dahası sistemin dayattığı modele göre üniversiteye “kapağı atmak” ömrün geri kalanının refahı için tek yol olarak görülüyordu. İşte bu tek yolun sonunda herkes için hazırlanmış tek renk, tek göz evden mahrum kalmak demekti üniversitesizlik. Bu eksiklik, her ne kadar kendine farklı evler inşa edebilme ihtimalini imlese de karakışa tutulmuştuk bir kere. İklim yeniden başlamayı değil pes etmeyi, toprağı tazeleyip yeni tohumlar yeşertmeyi değil nadası zorunlu kılıyordu. Ama şer görünenden hayır çıkarmak bu kıtlıktan bereket devşirmekle olacaktı. 

Üniversitesiz Okulluluk

O gün dünyası başına yıkılanlar zamanla yepyeni alternatif bir dünya kurdular. Üstelik sadece kendilerine de değil herkese… Bilimi, düşünceyi, felsefeyi, sanatı okul duvarları arasından sokağa, meydanlara taşıdılar. Yaşamın en hayati alanlarında, sokakta, meydanlarda, sadece çay satılan duvar dibi ocaklarda bir araya gelmiş küçük gruplar kendi ekollerini, yani okullarını kurdular. Bu “üniversitesiz okulluluk” kurumsal terazi değerlerine uymayan, merkezine insanı ve hayatı alan yepyeni bir okulluluktu.

Son on yılda büyük bir artış gösteren alternatif eğitim kurumları, sanat-meslek kursları, eğitim amaçlı dernek ve vakıf organizasyonları da işte bu küçük çaplı çabaların attığı temel üzerine kuruldular.

Darbe mamulü bir zorbalıktan Türkiye’nin her tarafına hitabeden böylesi bir alternatif yolun yaratılmış olması, insanlarına adil davranmayan, ortak bir dilde birleştirici olması gerekirken kutuplaştıran eğitim sistemimizin elimizde patladığının resmidir. Burada konuyu -sistemin tüm eksikliklerine rağmen- “boş verin üniversiteyi, kurslara gidin” sonucuna bağlayacak değilim. Kaldı ki yeterince didaktik olmasalar da, bu satırlar üniversite eğitiminin önemini de vurguluyor. Ancak bunlarla beraber demek istediğim, yasak ve kısıtlamalarla uygulanan eğitim ayrımcılığının özgün bir sistem eleştirisini de doğurmuş olduğudur.

İllich’in “Okulsuz Toplum”u

Tam da bu noktada Illich’i ve onun “okulsuz toplum” teorisini anmak gerek. Avusturyalı filozof Ivan Illich “Okulsuz Toplum” adlı kitabında, eğitim sistemine en radikal eleştirilerden birini getiriyor.

Illich’in “okul”  sorgulaması, “modernleştirilmiş sefalet”, “çağdaş azgelişmişlik”, “küresel yozlaşma” gibi balyoz etkili, dimağ açıcı kavramların üzerinden yükseltiyor başını. Modern çağın değerleri kurumsallaştırdığını, her bir değeri ona uygun hizmet birimiyle karşılayarak alınır satılır bir meta haline getirdiğini, bu hizmetlerden birinden eksik kalınması durumunun da kişinin ekonomik yoksulluk hanesine yazıldığını anlatıyor evvela. Bütünüyle materyalist olan bu döngüsel süreç içerisinde okul bir prototip olarak duruyor. Çünkü doğada ve insanda apriori olarak bulunan değerlerin, anın muteber gördüğü araçlara indirgenmesi bizzat zihinlerimizin okullulaştırılmasıyla mümkün. 

“Okul tüm dünyada eğitim karşıtı bir etkiye sahiptir” diyen İllich, analizlerini birbiri ardına döşendikten sonra “okulsuz toplum” fikrini öneriyor. Bu fikir müfredata sıkı sıkıya bağlı sınırlandırılmış bir “insan eğitimi” yerine yetenek ve keşfe dayalı özgür öğrenmeden yana.

Ayrıntıları ise hemen şu satırlarda buluyoruz:

 “(…) Yaratıcı ve araştırıcı öğrenmeyi gerçekleştirmek için aynı terimler ya da problemlerle kafası karışmış partnerlere ihtiyaç vardır. Önemli üniversiteler programlarında çok sayıda derse yer vererek insanları bir araya getirmede başarısız olmaktadırlar ve müfredata, ders yapısına ve bürokrasiye bağımlı olduklarından genellikle başarısız olmaktadırlar. Üniversitelerin de dahil olduğu okullarda; önceden belirlenmiş problemlerle, ritüel olarak tanımlanmış oturumlarla ilgilenmek için sınırlı sayıda insanın zaman ve motivasyonunu elde etmek üzere pek çok kaynak harcanmaktadır. Okula radikal bir alternatif olarak, aynı sorunla motive edilmiş diğerleriyle kendi sorununu paylaşmak için her bireye eşit şans verecek bir ağ ya da servis oluşturulmalıdır.(…)”   

İllich’in 1970’li yıllarda kafa yorup geliştirdiği bu yeni tarz öğrenme biçimi bence bugün geldiğimiz noktaya hiç de uzak değil. Belki de bizim küçük harflerle düşündüğümüzü bir üst perdeden haykırıyor, o kadar. Hatalarımızla yüzleşmek, eksiklerimizi gidermek, hastayı iyileştirmek için o sesin sesimizle çarpışmasına ihtiyacımız var.

 

* Bu yazı Tohum Dergisi, 2009 Kasım-Aralık sayısında yayınlanmıştır.



zumrut.sonmez@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

Ayın En Çok Okunanları