Zümrüt SÖNMEZ
Dersim ve ÇİT

Dersim ve ÇİT

CHP’li Onur Öymen’in Meclisteki konuşması Dersim Meselesini gündemimize taşıdı. Aslında her ne kadar Öymen için tarihi bir gaf olsa da bu konuşma aynı zamanda demokratik açılım sürecinin vardığı kritik noktayı işaretliyordu. Pandoranın kutusunun infilak etmesi diyebiliriz bir nevi ya da eski hesapları kapatmadan başka defterler “aç”amayacağımızın göstergesi…

Öyle ya da böyle herkesin geriye dönüp bakmasına neden olmuşsa iyi bir şey yapmıştır Onur Öymen. Çuvaldızı önümüze gelene saplayıp durmaktan iğneyi de boş yere sağa sola savurur olmuştuk. Belki iğnelemeye başlarız şimdi geçmişte hata yapan yerlerimizi.

Dersim’de yaşananların bir yönüyle katliam diğer yönüyle ise Nasreddin Hoca misali yaramaz çocuğun testiyi kırma ihtimaline karşı baştan edebe getirme işi olduğuyla yüzleşmemiz aslında oldukça yeni. “Devlet” kavramının soyuttan somuta çıktığı, resmi tarihin de sırlarının teker teker çözülmeye başladığı tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Bu zamanın liderlerinin kendilerini halka birebir muhatap kılan çok daha yerli bir dil kullanıyor olmaları ve ardından sorgulanamazı sorgulanabilir yapan Ergenekon süreci, hem şimdiye kadar zamana-mekana içkin bir heyula olarak algıladığımız devleti hem de “resmi” tarihimizi görünür hale getirdi.

Yaşananın değil yazılanın tarih olduğunu biliyorduk ezelden beri. Ancak gerçeğin gerçekliğine ilişkin paranoyalarımız, evcilleşmiş korkularımız sindirmişti bizi. Derken geçmişin masalları, yalanları, paranoyaları ve korkuları birikti, sırtımızı ağırlaştırıp kamburumuzu kavileştiren kocaman bir yük oldu. Şimdi zaman, eskilerin yüklerinden kurtulup yürümeye devam etmek gerektiğini dayatıyor, ülkenin ve toplumun gelişiminin ancak bu yolla mümkün olacağı denklemini koyuyor önümüze. Zamanın restini görüp nihayet takındığımız bu cesaret başımıza iş açmadan sınavı geçebilmemiz ise muhatabımıza hiç olmadığı kadar kulak verip, çokça susup, az konuşmakla mümkün bence.

Geriye Bakmak

30’lu yıllar tüm dünyada ırkçı hareketlerin had safhaya ulaştığı bir dönem. Bu tarihlerde Hitler Almanyası ünlü Yahudi soykırımını, Avusturalya yerli halkı olan Aborjinlere yönelik asimile politikasını yürütürken Türkiye’de de Kürtlere yönelik Türkleştirme hareketleri öne çıkıyor.

1930’dan itibaren Kürtler dağlı Türkler olarak tanımlanmaya Kürtçe ise bozulmuş Türkçe olarak kabul edilmeye başlıyor. Bunun nedeni yeni kurulmuş bir cumhuriyetin kimlik inşası çabası olduğu kadar tüm dünyada kendini etnik kimlikleri üzerinden tanımlayan ulus devlet anlayışının yükseliyor oluşu. Belki de bu dönemi iyi okuyabilmek için kaseti epeyi başa sarmak, sanayi devrimine kadar gitmek gerekiyor. Devrimin ardından büyük sermayeli devletlerin küçükleri sömürmesine dayanan emperyalizm ve böylece maddi imtiyazların bastırdığı benlikler, dünyanın her yerinde küçük müstemleke devletler ve nihayet bıçağın kemiğe dayandığı yer, yani dünya savaşları… Madde, silah ve bireyi edilgen kılan kitle hareketleriyle bastırılmış insani benlik, bunun yerine semirtilmiş korku, öfke, saldırı duyguları… Etrafı bunlarla örülü dünyamız ikinci dünya savaşından sonra ırkçı yönetimlerin güç gösterilerine sahne oluyor.

Türkiye’de de Osmanlı devleti döneminde özerk bırakılan Dersim bölgesi merkezi Türk otoritenin bir parçası yapılmak isteniyor ve denetim altına alma çabaları içinde Kürt kavramının yeniden tanımlanması olduğu kadar asimilasyon politikaları, askeri müdahaleler ve sonuçta silahlı çatışmalar da yer alıyor.


Seyirlik Irkçılık!

İki ayrı yapım var şimdi elimde; “38 Dersim” ve “Rabbit-Proof Fence”. Bir süredir zihnim bu konularla meşgul olduğundan mıdır yoksa üst üste izlediğimden mi bilmem, pek çok açıdan örtüştürdüm ikisini. Gerek tarihsel açıdan gerekse olan bitenin beslendiği mantalite açısından benzer tarafları var iki filmin. Birinde Dersim’i Tunceli yapan olayları diğerinde ise Avustralya’nın küçük bir köyünde yaşananları izliyoruz.

Dersim olaylarının anlatıldığı '38' belgeseli, Çayan Demirel tarafından hazırlanmış tam üç yıllık bir çalışmanın ürünü. 2006 yılı yapımı olan belgeselin orijinal müzikleri Metin-Kemal Kahraman'a ait. İngiltere'de Londra Kürt Filmleri Festivali'nde gösterilerek 'övgüye değer' bulunan '38' in gösterimi Tunceli'de engellenmiş olsa da, bugüne kadar herhangi bir adli soruşturmaya uğramamış.

“Rabbit-Proof Fence” ise yönetmen Philip Noyce tarafından 2002 yılında yapılmış belgesel niteliğinde bir film. Filme ismini veren Rabbit-Proof Fence, Avusturalya kıtasının neredeyse başından sonuna kadar uzanan ve tavşanların bir taraftan diğerine geçmesini engellemek için inşa edilen, dünya üzerinde insan eliyle yapılmış en uzun çit.

1930'lu yıllarda, hükümet kararı ile ülkedeki tüm melez (half-cast) çocuklar (beyaz ırktan biri ile Aborjinlerden birinin evlenmesi sonucu olan çocuklar), ailelerinin yanından zorla kopartılarak kamplarda eğitime alınıyor ve ilerde beyazlara hizmet etmeleri için hazırlanıyorlardı. Böylece kendi kültürlerini tamamen unutmaları sağlanarak, hükümetin istediği şekilde büyütülüp topluma katılmış oluyorlardı.

Filmde bu kamplardan kaçan üç çocuğun evlerine geri dönmek için tavşan geçirmez çiti bir pusula gibi kullanmaları ve kilometrelerce yolu peşlerindeki iz sürücülere ve polis teşkilatına yakalanmadan aylarca yürüyerek aşmaları konu ediliyor. Filmin kahramanı olan zeki half-cast çocuk Molly’nin gözünden aktarılan bu muhteşem hikaye aslında "Follow the Rabbit-Proof Fence" adlı romandan uyarlanma gerçek bir yaşam öyküsü. Bu roman da zaten Molly’nin kızı tarafından olaydan yıllar sonra yazılmış.

Fazlasıyla kompleks ve kadim bir mesele olan ırkçılığı iki filmle anlayıp kenara koymak mümkün değil elbette. Ama tüm hayatımız da zaten başlı başına bir anlama çabası değil mi?

Ne diyelim; hepimize iyi seyirler...



zumrut.sonmez@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (1)
seyrani tarafından 2010-01-23 12:15:30 tarihinde yazılmış
evet
allah razı olsun