Erol ERDOĞAN
Adı Bedrettin. Beş yaşında. Yıllardır sokakta

Adı Bedrettin. Beş yaşında. Yıllardır sokakta

 

Haliç Köprüsü civarı. Sabahın alacakaranlığı. Bir temizlik işçisi yolları süpürürken çöp yığının yakınında bir kımıltı sezer; merakla yaklaşır, çöpleri aralayıp bakar. Bir çocuktur bu. Soğuktan donmak üzeredir; nefesi yavaşlamış, gözleri yarı açık, kötü bir dayak yediği her halinden belli… Yüzü kan revan içinde. Adam, alelacele ambulans çağırır ve çocuğu hastaneye yetiştirir. Sonraki günlerde gazete manşetleri, web siteleri, TV ekranları bu çocuktan bahseder durur.  

Adı Bedrettin. Yaşı sadece beş.

Yıllardır sokakta. Geceleri, Sulukule’de onlarca çocukla bir evde yaşar. Gündüzleri ise elinde mendiller otobüs duraklarında, trafik ışıklarında, kaldırımlarda dolaşır durur.

Annesinin de içinde bulunduğu duyguları azalmış bir grubun maharetidir onu sokaklarda dolaştırmak, el açtırmak, yalınayak bırakmak, sonunda bir sabaha karşı sokağa atmak.

Bedrettinler çok. Bedrettinler, bize özgü yozlaşmanın bir ürünü.

Köyümüzde, kasabamızda kendi kendimize yeter olmanın zenginliğini elimizin tersiyle itip, üretmeden zengin olma çabasında geldiğimiz noktayı gösteriyor bize Bedrettin.

“Bizim de zenginimiz olsun” anlayışının, bizi nasıl acımasız bir toplum haline getirdiğini de yine bu olay gösteriyor.

Aileyi, sokağı, mahalleyi külfet sayarak bireyselleşmenin uçlarında gezinmenin doğurduğu yalnızlığı da bu olayda görmek mümkün.

Eskiden, ülkemizin çok zengin sayılan yüz ailesinden bahsedilirdi. Ülke kaynaklarının ve gelirlerinin çoklukla onların elinde olduğundan dert yanılır, zaman zaman bu zenginler üzerinden misaller geliştirilirdi.

Şimdilerde zengin aile sayısı bin oldu. Çoğaldılar… Onun için bazıları aç, yalınayak, cebi boş gezse de eğlence mekânları dolup taşmaya, sıfır kilometre araçlar yok satmaya ve vitrinler hep canlı olmaya devam edecek. Çünkü bu işler için yeterince zenginimiz var.  

Eskiden bir mahallede hali vakti yerinde olanların sayısı arttıkça o mahallede yoksulluk azalır, yüzler güler, huzuru artardı insanların. Paylaşma, komşuluk, diğergamlık kültürüydü bu. Ekmeği olmayan komşular, komşularca bilinirdi. Okul parası olmayan çocuk da…

Şimdi zenginimiz artıyor. Yoksulumuz ise hiç eksilmiyor. Üstelik zenginimiz arttıkça yoksulun sesi de duyulamaz oluyor. Ne zaman etrafımda birilerine “ülkede hüzün artıyor, yoksulların derdine derman olanlar azalıyor” desem işte hep bu itiraz geliyor: Yok canım, öyle olsa alış veriş merkezleri dolup taşar mı?

Hâlbuki ümitler, ağlamaklı iniltiler, feryatlar kalın duvarlara vurup düşüyor. Zengin aile sayısının yüzden bine, onbine çıkması aradaki mesafeyi arttırdı sadece.

*

Bu böyle mi olacak hep. Mesela 10 yıl sonra nasıl bir fotoğraf düşecek önümüze?

Bedrettin olayındaki iki detay beni mutlu etti. İlki; sabahın ilk saatlerinde çocuğu o halde yolda bulan temizlik işçisinin, umursamazlık yapmadan onu hemen hastaneye yetiştiren insanî tavrı… Diğeri ise, Bedrettin vesilesiyle konunun can alıcı şekilde kamuoyunda tartışılması, insanların bu konuda hassasiyetlerini koruyor olması…

Ancak, ailemizdeki, mahallemizdeki, kültürümüzdeki ve değerlerimizdeki çözülme böyle devam eder ve vahşi kapitalizm, vampirleşme sürecinde ilerlerse acaba insanımızın bu farkındalığı nereye doğru evirilecektir?

Üçüncü şıkkı olmayan iki ihtimal var önümüzde.

Ya derlenip toparlanıp; değerlerimizi evrenselleştirerek birbirimizle paylaşmayı, komşularımızı gözetmeyi, insanlara sevgi göstermeyi, muhtaçların derdini dinlemeyi ve derman olmayı başaracağız. Ekonomimizi ve sosyal hayatımızı emperyalizmin etki alanından çıkararak kendi medeniyetimizi yeninden inşa edeceğiz.

Böyle yaparsak, bugün 200 bini geçen Bedrettinlerin sayısını her geçen gün azaltma imkânına kavuşacağız demektir. Umarım bunu yaparız. Buna imkanımız var, gücümüz var, inancımız var.

Ya da daha çok huzur evi, daha çok yetiştirme yurdu, daha çok sığınma evi yapacağız; yine de sokaklar çocuklarla, kimsesizlerle, yaşlılarla ve yoksullarla dolup taşacak demektir. Üstelik o zaman Amerika’da yüz binlerce insanın “bizim vergilerimizle yoksullara yardım yapılmasın” diye yürüdüğü bir dünyada, bizim de benzer bir yürüyüşe şahit olma ihtimalimiz uzak değildir.

Böyle bir coğrafyanın huzurlu olması mümkün değildir. Üstelik zenginler yalıların etrafındaki duvarları daha çok yükseltseler, devlet herkese yeşil kart dağıtsa ve her fakire ton ton kömür, erzak verse bile… Çünkü insan elinin ekmeğini yemek, alın teri ile yaşamak ister. İnsan dinlenilmek ister, merhamet ister; dostluk, komşuluk, kardeşlik ister.

  

*

Yazı TOHUM dergisinin 135. sayısında yayınlandı.

 



erol.erdogan@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

Ayın En Çok Okunanları