Emine UÇAK ERDOĞAN
Bir Kızkulesi gecesi yansımaları

Bir Kızkulesi gecesi yansımaları

Ucu bucağı olmayan 8 Mart Kadınlar Günü etkinliklerinde, Kız Kulesi’yle kesişti yolum. Üsküdar Belediyesi’nin davetlisi olarak, buz gibi bir İstanbul gecesinde motorla ulaştık Kule’ye… Uzaktan bakınca, karaya çok yakın görünüyor oysa, kuledeyken denizin ortasında olduğunuzu daha iyi hissediyorsunuz. Jale Hanım’ın adını o gece duydum. O’nu benzersiz kılan ise, dünyaya gözlerini Kız Kulesi’nde açması… Gazeteci arkadaşım Huri Yazıcı, babasının görevi dolayısıyla Kızkulesi’nde doğan Jale Hanım’ın hikayesini Morsalkım Dergisi’nde şöyle anlatıyor:

“Kızkulesi’nin tarihte anıt mezar, gümrük istasyonu, askeri depo ve deniz feneri olarak kullanıldığını yazan tarih kitapları, kulenin bundan uzun yıllar önce minik bir kız çocuğunu kucağına aldığını yazmaz.

Türkiye’nin ilk deniz fenercilerinden olan Trabzonlu Mehmet Küçükmehmetoğlu, Selanikli Nevber Hanım’la 1921 yılında evlenir. Mehmet Bey, Çanakkale Seddülbahir Feneri ve Yeşilköy Feneri’nden sonra görevine o yıllarda deniz feneri olarak kullanılan Kızkulesi’nde devam eder. Mehmet Bey, kendisi gibi fenerci olan babası Rıza Bey ve eşi Nevber Hanım’la 1929 yılında yerleştiği Kızkulesi’nde İstanbul’dan uzak, denizin ortasında sakin bir yaşam sürerler. Kendisi denizcilere kılavuzluk yaparken, yaşlı babası Rıza Bey de sandalıyla evin ihtiyaçlarını almak için sık sık kıyıya çıkar. Bu arada hamile kalan Nevber Hanım bir yandan ev işleriyle ilgilenir diğer yandan pişirdiği kurufasulye ve pilavı ava çıkan balıkçılara satarak evin bütçesine katkı sağlar. 12 Nisan 1930 yılının güneşli sabahının erken saatlerinde Nevber Hanım’ın bir anda sancısı tutar ve sandala bindirilerek kıyıya varılır. Hastaneye giderler ancak doktor, “Doğuma 10 gün var” diyerek genç kadını eve gönderir. Aynı zorluklarla Kız Kulesi’ne geri dönen Nevber Hanım’ın sancısı bir anda artar. Artık yapılacak bir şey yoktur. Bebek, Kızkulesi’ndeki şartlarla doğacaktır. Çaresiz, Mehmet Bey eşinin ebeliğini yaparak kızının doğumunu gerçekleştirir. Böylece, minik Jale’nin ilk sesleri Kızkulesi’nin duvarlarında yankılanır. Kızkulesi ile minik kız tam dört yıl İstanbul’un kalabalığından uzak arkadaşlık yapar, birlikte oyunlar oynarlar. “

Kulede doğum ve geçirilen 4 yıl Jale Hanım’ı tarihte özel bir yere taşır. Ama hikayeyi duyduğumda Jale Hanım’dan çok annesinin o dört yılı düşündürdü beni. İlk adımlarını atan bir bebeğin peşinde olmanın algıda seçiciliğidir belki buna sebep. Küçük bir kız çocuğu için büyülü gelen deniz, yıldızlar, kule; çocuğunu koruma içgüdüsündeki bir anne için tam bir azap yeridir çünkü. Jale Hanım da bu düşüncelerimi doğruluyor. Annesinin o dört yılı tam bir kabus içinde geçirdiğini şöyle dile getiriyor:

“Ben kulede güzel günler geçirdim ancak annem sinir hastası olmuştu.”

Necla Hanım’ın annesinin korkularının başında deniz gelmiştir mutlaka, çocuğunu denizden uzak tutmak için nasıl hikayeler anlatmıştır kimbilir? Denizin kendisi için sakıncalı olduğunu dört yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatabilir siniz? Yahut kayalıkların, gelip geçen gemilerin?

İşte bu hikayenin zihnimdeki yansımalarıyla kuleden Salacak sahiline doğru motora bindiğimizde; Jale Hanım’ın çocukluğundaki deneyimini bu ülkede her neslin bir şekilde yaşadığını düşündüm.
Benzer bir yazgı hepimizde var. Daha ilk çocukluğumuzdan itibaren hep öcülerle, paranoyalarla büyütülüyoruz. Özellikle ilk okul yıllarında üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuza göz dikenler, bölmek isteyenler, parçalamak isteyenlerle büyütülüyoruz. Bizim gibi olmayan herkesin ‘düşman’ olduğu bir bakış açısı. O yüzden büyüyünce, ‘aa sen o Kürtlere benzemiyorsun, sen o Ermenilere benzemiyorsun, a sen o Alevilere benzemiyorsun” cümlesinin öteki için iltifat kabul edilmesini bekliyoruz.

Çünkü bizim ilk çocukluğumuzun kodlarında hep sistemli bir şekilde ötekileştirme, yok sayma veya düşman görme eğilimi var. Kemal Sayar bu durumu şöyle anlatıyor: “Türkiye’de değişik toplumsal kesimler ötekini kendi varoluşuna karşı bir tehdit onun varlığını kendi varlığını geçersizleşmesi olarak algılayabiliyor. Toplumumuz; onun genetik kodlarına savaş ilan edenlerin yıllardır yapa geldiği biçimde, biz ve onlar ilkel bir yarılmanın ve acımasızca kutuplaşmanın kurbanı kılınıyor. Biz her zaman iyilerin safındayız, onlar güzel ülkemizi türlü kötülüklerle zehirliyor”

Yıllarca bu şekilde büyüdükten sonra, yaşananların başka bir açıklaması, başka bir yönü olduğunu anlayabilmek, görebilmek çok zor. O yüzden bütün kutuplaşmalara, gerginliklere, paranoyalara karşı hepimizin aynı ‘deniz ortasındaki kulede doğmuş olmanın yazgısı’nı paylaştığımızın bilinciyle daha serin kanlı davranmayı alışkanlık haline getirebilelim… Belki o zaman hayat hepimiz için daha yaşanılır hale gelebilir.


emine.ucak@10yazar.com

Yorum Yaz   

YORUMLAR
Toplam yapılan yorum sayısı (0)

Henüz Yorum Yapılmamış

Ayın En Çok Okunanları