Siyasetçi için konuşmak belki o kadar zor değil. Okumak da öyle.. Nispeten kolay sayılır o da. Ama en zoru yazmak. Ben de yeni yazılar yazmadıkça eski yazıların tozunu alıp tekrar görünür hale getirme yolunu seçiyorum. 2001'de yazdığım bir yazıyı bugün tekrar okudum. Sonra da okunur belki diye buraya aldım.
*
İstanbul’un hayali de güzel, yaşanılan anı da.
Birçoğumuzun diline pelesenk ettiği gibi, ben 'Nerede o eski İstanbul' diyenlerden değilim. Eskiye özlem yerine, eldekinin tadını çıkarmak, onu değerlendirmek daha güzel.
“Gelen geçmiştir, an-ı müstakbelse müphemdir/ Bil ki hayattan nasibin şu geçmek isteyen demdir” diyen şair, eskiye özlem ve istikbale emel besleyenlere üçüncü yolu öneriyor. Ben bu yolun yolcusuyum.
“Ele geçmezse eğer sevdiğiniz / Çare ne? Eldekini severiz” diyen şair de aynı yolu öneriyor.
Yirmi iki yıldır bu şehr-i İstanbul’dayım. Ama ilk boğaz gezimi, Nisan’ın ilk Pazar günü yapabildim. Tatlı bir serinliğin hakim olduğu sabahın erken saatlerinde Kabataş İskelesi’ne geldiğimde, gruptaki herkesin yolculuğa hazır olduğunu gördüm.
Boğaza doğru açılmaya başladığımızda, bahar güneşi hafif hafif sıcaklığını göstermeye başlamıştı. Arada esen tatlı rüzgâr ise, alnımıza oradan da vücudumuzun her tarafına tatlı bir dokunuşla bizi selamlayıp gidiyordu. Yahya Kemal, “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” dediği bu “gecesi sümbül kokan” şehrin, boğazı ise ayrı bir ömür ister. Cumbaların, lebi derya yalıların, yalıların hemen arkasında endamı ile bizi selamlayan köşklerin, mehtapların sevgililerle dostlarla seyredildiği kameriyelerin, bülbül sesi ile huzur bulunan cihannümaların, erguvan, fıstık ve servi ağaçlarının arasında boğaz hala davetkâr, hala asil. “Nerede ah o eski İstanbul” diyenlere inat, kıymet bilen misafirlerine ev sahipliği yapmaya hazır. Biz, onun bugün geç kalmış misafirleriyiz.
Gezi başladıktan bir süre sonra, notlar almaya niyetlendim. İstanbul’da yaşama sanatı alanındaki uzmanlığı ile bilinen rehberimiz, boğaza, boğazdaki mimariye, bitkilere, ağaçlara, korulara dair şeyler anlattıkça, “şiir şehir İstanbul”a dair anlatılanların, musiki dinler gibi dinlemenin daha keyif vereceğinin farkına vardım. Kalemi kâğıdı bırakıp sese, kelimelere, şiire, musikiye kulak verdim.
Üç-dört saat boyunca boğazın kıyılarına, erguvan ağaçlarına, fıstık çamlarına, servilere, aşı boyalı evlere, konaklara, keşanelere, köşklere, kameriyelere, cihannümalara, lebi deryalara baktık durduk...
Silueti bozan çok katlı binalara inat, Boğaz’dan İstanbul daha bir asil daha bir alımlı duruyor.
Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun dediği gibi tam da. “İstanbul deyince aklıma/Koca Sinan gelir/ On parmağı on ulu çınar gibi/Her yandan yükselir/ Sonra gecekondular gelir ardı sıra/ İsli paslı yetim/ Ey benim dev memesinde cüceler emziren acayip/ Memleketim”
İstanbul’u ve onun güzel boğazını gezmeyen İstanbullulara öneri: Geç kalmayın... Ama rehbersiz de gezmeyin.
Nedim’in şu beyitlerini de geziden önce hatırlayın... “Bu şehr-i Sitanbul ki bî misl ü behâdır/ Bir sengine yek-pare Acem mülkü fedadır/ İstanbul’un evsâfını mümkin mi beyan hiç/ Maksûd hemân sadr-i kerem-kâra senâdır”
Mayıs 2001
Henüz Yorum Yapılmamış