Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin yaklaşık bir yıldır süren Gündelik Hayatta Laiklik Pratikleri isimli projesi, geçtiğimiz cumartesi düzenlenen yuvarlak masa toplantısıyla sona erdi. Üzerinde pek uzlaşamadığımız derin sorunlarımızdan olan laiklik konusunda yeni bir ortak dil bulma amacıyla, çok farklı görüş ve çevrelerden katılımcıların iştirakiyle düzenlenen toplantıların sonuncusunda uluslar arası deneyimler konuşuldu. Bu toplantıların ilkinde stklar, ikincisinde gençlik grupları, öğrenciler, üçüncüsünde eğitimciler, veliler, dördüncüsünde belediye çalışanları, altıncısında sağlık hizmetindekiler, yedincisinde ise, medya çalışanları laikliği tartışmıştı.
Fransa’dan ithal laikliği, bu ülkenin eski sömürgesi olan Tunus ve Fas’tan gelen düşünürlerle hem de şimdilerde Fransız Sokağı olarak anılan Cezayir Sokağı’ndaki Cezayir Salon’da konuşmak ilginç bir tesadüftü.
Sadece Fas ve Tunus deneyimleri değil, İsrail, Yunanistan, İngiltere, ABD’deki farklı laiklik anlayışları değerlendirildi ama kuşkusuz bütün katılımcıların referansı Türkiye üzerineydi. “Pasif Laiklik” terimini literatüre kazandıran San Diego Eyalet Üniversitesi’nden Ahmet Kuru, Türkiye ABD ve Fransa üçlemesiyle anlattığı örnekte, en dindar toplumun Türkiye’de buna karşılık en katı laiklik anlayışının yine bizde olduğunun altını çizdi.
Riva Kastoryano’nun Fransa laikliğinin dini kontrol altına almak değil, İslam dinini kontrol altına almak olduğunu belirtmesi kayda değerdi. Galatasaray Üniversitesi’nden Buket Türkmen, Fransa’daki bu katı tutumun sebebinin ‘kolonyalist’ geçmişle yapılmayan hesaplaşma olduğunu ve benzer yazgıyı bizim de yaşadığımızı dile getirdi. İsrail’den gelen Guy Ben Porat, ülkesinde laiklikle ilgili tutumların yumuşamasında küresel tüketim anlayışlarının büyük etkisi olduğunu vurguladı. İngiltere deneyimlerini aktaran Jeffrey Haynes’in Batıda Müslüman olmanın sürekli sadakat testi gerektirdiğini dile getirmesi; son yıllarda sürekli ‘ama’larla karşımıza dikilenlerin sınamalarını hatırlattı bana. “Ama başörtülüler başkalarının da hakkına sahip çıkıyor mu?” , “Ama siz de şu haksızlığa ses çıkardınız mı? “
Dünya küçük diye boşuna dememişler bu sınamayı ve amayı; bildirisini adeta teatral bir gösteri yapıyor gibi kendi deyimiyle ‘tutkulu’ sunan Tunuslu Hamadi Redissi’den de duymuş olduk toplantı vesilesiyle.
Laiklik söz konusu olur da radikalizm, zorunlu din dersleri, diyanet işleri başkanlığı, ötekileştirmeler konuşulmadan olur mu? Gazeteci Tan Morgül "devlet gölge etmesin, başka ihsan istemez" sözleriyle özetledi bu durumu. Gerçekten de öyle değil mi? Yıllardır ötekileştirerek, travmalar yaratarak, diğerini ‘öcü’ göstererek herkesi kendi gettosunda yaşamaya mahkum eden zihniyetin en güçlü mekanizması laiklik değilse nedir?
Oysa birbirimizi ne kadar farklı görsek de benzer yazgılardayız. HYD’den Emel Kurma’nın toplantı bitimindeki sözleri bunu çok güzel vurguluyor: “Hepimizin çocukları aynı çizgi filmleri izliyor”
Ama bütün bu dayatmalara rağmen yeni bir ‘sivil dil’in giderek güçlendiği de aşikar. Kalıpları, dayatmaları içten içe sarsan bir dil bu. Bu dili güçlendiren ise, HYD gibi sivil toplum kuruluşlarının yaptığı çalışmalar. . Laiklik gibi bir netameli konuyu akademik referansların gölgesinden ‘gündelik hayat pratikleri’ gibi tamamen insani bir damara yaslama başarısı bile övgüye değer.
Henüz Yorum Yapılmamış