Bugün LYS sınavı var malumunuz. Binlerce genç bu sınavı, hayatının dönüm noktası olarak görüyor. Çoğu uykusu kaçmış vaziyette sınav saatlerini bekliyordu günlerdir. Gazeteler, sınav öncesi stresi yenmek için çözüm önerileriyle doluydu bu hafta. Ama bir grup var ki, bu önerilerin hiçbiri onların sınav gününde çektiği psikolojik çöküntüye ilaç olmadı, olamaz da. Bu, çoğu kimsenin farkında bile olmadığı başörtülü kızların yaşadığı çaresizlik. Peruk da taksa, başını da açsa sınava bir sıfır yenik başlıyor bu kızlar. Psikolojileri daha en baştan bozuluyor.
Geçtiğimiz yıllarda kızkardeşimi beklerken, bu sınava yenik başlayan kızların halini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştum. Kimi bahçeye girerken elini başörtüsüne götürüp başını açarken adeta ruhunu da soyuyor gibi acı çekiyordu. Kimi evden takarak geldiği peruğunun altında eziliyordu. Kimi içeride peruğunu takabilmek için kapı önünde görevlilere adeta yalvarıyordu. Onları izlerken kendi deneyimimi hatırlamıştım.
Benim zamanımda da ÖSS iki basamaklıydı. İkinci basamak sınavına Diyarbakır’da girmiştim. Dicle Üniversitesi kampüsünde. Başımı yeni örttüğüm sıralardı, o zamanlarda başörtü yasağı yoktu. Ama devletle temas pek hoş olmayan bir coğrafyada olunca, babam (ki başımı örtmeme en çok sevinen kendisiydi) sorun çıkmasın diye sınavda başımı açmamı istiyordu. Ben kabul etmeyince tartıştığımızı hatırlıyorum. “Her şeyin inat” demişti bana, “Ben kapat deyince kapatmıyorsun, aç diyorum açmıyorsun.”
Sınav saati geldi babamın ‘aç’ ısrarlarına rağmen başımı açmadan geçip oturdum yerime. Görevlilerden biri giriş kağıdıma baktığında “Sınav giriş kağıdında başın açık, Ankara’dan bir müfettiş var. Sorun çıkartabilir başörtü konusunda haberin olsun, istersen aç” dedi ama ben aynı tartışmayı babamla yaşadığım için ‘hayır’ deyip oturdum sırama.
Sonra sınav başladı, ne gelen vardı ne giden… Başörtü meselesini de unutup, soruları çözmeye koyuldum. Sözel soruları bitirdim sayısala yeni başlamışken, (ki hiç unutmam 6. Matematik sorusunu çözüyordum) belki o ömrüm boyunca unutamayacağım bağırtıyı duydum. “Bu ne hal, nerden bileceğiz sen olduğunu,” diye bağıran bed bir kadın sesi. Başımı kaldırıp bakmamla onun, başörtümü çekmesi bir oldu. O an yaşadığım duyguyu şimdilerde bile tarif edemiyorum. Başörtümü çekerken iğnelerin boynuma batmasının acısına mı, onca insanın içinde tacize uğrama mı, artık devam edemeyeceğim sınava mı? Hangisine daha çok olduğunu bilmeden gözyaşlarım pınar oldu aktı…
Üniversitede yasak yokken, giriş sınavında hem de taciz boyutunda dayatılmıştı yasak bana. Çünkü başörtü yasağı tam da bir keyfiyet hali oldu hep. İsteyenin istediği gibi zulüm dayattığı. Bazen kapıdaki bir görevli, bazen bir konferans girişi; “Böyle giremezsiniz bayan.”
Kamusal alan dayatmalarından öte, sınav başvurularında bile bu keyfiyetin psikolojik bir savaşa dönüştüğünün izlerini görmek mümkün. ÖSYM, ALES, KPSS ve diğer bütün sınavları tek elden yürütüyor ve başvuru için başı açık bir fotoğrafa ihtiyaç var. Bu kadarına tamam ama bu fotoğrafın bir web-cam karşısında canlı olarak çekilmesini şart koşuyor. Bu başörtülü biri için; tam bir aşağılanma, taciz edilme hali. Sıradakilerin ve görevlinin önünde ‘başınızı açmanızı’ istiyorlar.
O tacizi kabul edip başvuru yaptığınızda önce okulda sonra kamusal hayatta ya peruk ya şapka gibi binbir kılık dayatılarak, taciz devam ettiriliyor. Bir-sıfır başladığınız sınava hep öyle yenik olarak devam ediyorsunuz. Başörtülü first laydlerin devranında da bir şey değişmiyor.
Sonra bir yerli Gandhi çıkıp “başörtüsü sorunu yok, istedikleri gibi okuyorlar” demiyor mu? Yahut bir köşe yazarı yasağın ‘y’sinden bahsetmeyip, başörtülü kızlara ne yapıp, ne yapmama listeleri yapmıyor mu?
İşte o zaman zurnanın veya bugünlerde popüler olan vuvuzelanın zırt dediği yere gelip dayanıyorsunuz.
Henüz Yorum Yapılmamış