Cumartesi Beyoğlu’ndaydım. Yılın en sıcak günlerinden birinde, havadaki nemden burnumun ucunu görmekte zorlandığım için gergin ve bezgin bir halde çıkmıştım evden. İşlerimi halledip arkadaşımla buluştuğumuzda, sıcaktan adım atamayacağımızı anladık ve soluğu sinemada aldık. Film tercihimiz ise hiç tereddütsüz ‘Başlangıç’ (Inception) oldu.
Bu sıcakta hem izleyicisini hem de dünya sinema sektörünü tutup silkeleyen bir film Başlangıç. Kafa karıştıran, bir sürü soru işaretiyle aklımıza çengel atan, beyazperde karardığında bile hipnotize olmuş gibi koltuğa çakılı bırakan, sinema salonunda bitip zihninizde başlayan ender filmlerden biri.
Hem görsel açıdan doyurucu hem de senaryosuyla sarsıcı bir şölen oluşturmayı başaran yönetmen Cristopher Nolan, 10 yıl uğraşıp senaryosunu da yazdığı bu filmiyle kariyerinin en başarılı işini yapmış. Rüya ve gerçek kavramlarını karşılaştıran ve sorgulayan, bu iki kavramın -ya da iki boyutun- aynı zeminde yani zihnimizde gerçekleştiğine dikkat çekip ‘gerçek-rüya’ ikileminin pençesine bıraktığı seyircisini, kenardan kıs kıs gülerek seyreden sıkı bir hikâye var karşımızda.
Film bir hırsızlık çetesinin aksiyon dolu maceralarını anlatıyor aslında. Ama çalınan şey para ya da mücevher değil de insanların bilinçaltında şifrelenmiş gizli bilgiler olunca, kovalayan taraf ister istemez siz oluyorsunuz. Pür dikkat kesilmeniz, tek kare bile kaçırmamanız gerekiyor.
Başka türlü bir hırsızlık
Başkahraman Dom Cobb (Leonardo DiCaprio), zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmakta oldukça mahir bir hırsızdır. Ne var ki bu yeteneği onun da elinden hayatını çalmıştır. Her şeyi tekrar yoluna koyup evine dönebilmesi için son bir iş yapması, ancak bu sefer çalmayı değil, bir fikri bilinçaltına yerleştirmeyi yani ‘başlangıcı’ başarması gerekir.
Bu iş için mükemmel bir ekip kurar ama başkalarının bilinçaltında dilediği gibi at koşturan Cobb’un asıl savaşması gereken kendi rüyaları, kendi bilinçaltının öfkeli yansımalarıdır. Kaybettiği eşi ‘Mal’ gerçekliğin tümüyle yitimini ünleyen bir metafor olarak durur ve Cobb ile olduğu kadar bizimle de savaşır.
Kabaca böyle olan hikâyenin derininde ise kahramanımız evinin yolunu ararken aslında kendi gerçekliğini aramaktadır. Onun iniş çıkışlarını kovalarken gerçek nerede bitiyor rüya nerede başlıyor karıştırırız ve büyük anlatıcının 2 buçuk saattir sormaya çalıştığı asıl soruyu; “Gerçek nedir?”i kendimize sormaya başlarız. Filmin finali izleyiciyi tam da bu darboğazda bırakır. Topaç dönmektedir!
Buraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun?
Rüyalar bugüne kadar dinin de felsefenin de hem konusu hem de araçlarından biri olmuş.
İslam’da rüyalar hep günlük yaşamımıza bir başka boyut ekleyen, onu derinleştiren ve genişleten sır dolu mesajlar olarak görülmüş ve hikmet sahiplerince yorumlanması tavsiye edilmiş.
Filozofların çoğu, hayatın da aslında bir rüya olduğuna hükmetmiş. Mesela İmam Gazali; rüyanın rüya olduğunu ancak uyandığımızda anladığımız gibi, öldükten sonra yeniden dirildiğimizde de yaşadığımız hayatın bir rüya olduğuyla yüzleşeceğimizden bahseder. Kur’ân-ı Kerim’de bu tezi doğrulayan onlarca âyet vardır.
Bilim, gördüğümüz en uzun rüyanın 2 saniye olduğunu söyler, Kur’ân ise öte dünyada yeniden dirildiğimizde onlarca yılı bir gün gibi hatırlayacağımızı…
Film boyunca bir yandan İmam Gazali, Eflatun, Kur’ân-ı Kerim ve diğer yanda kahramanların ağzından dökülen vurucu replikler bir süreliğine benim de ayağımın altından gerçeklik denen şeyi çekip aldı. Cobb, içinde bulunduğu anın rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu anlaması için yanındakine “Buraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun?” diye sorar.
Ben de bir an durdum ve sordum kendime: Ey dünyaya sıkı sıkıya bağlı kişi; buraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun?