Giderek Fil hikâyesine döndü kanayan yaramız. Herkesin sadece kendi penceresinden baktığı, böylece büyük resmi göremediği... Bu pencerelerden görünenlerden hepsi doğru aslında. Ama eksik, sorun da bundan kaynaklanıyor
Taraflar kendisinin daha çok mağdur olduğunu ve daha çok haklı olduğunu düşünüyor. Dışarıdan bakanlar ise, bazen iyi niyetle bazen romantik sebeplerle bazen öykünerek velhasıl içerden gelen dürtülerle, mağdurluğun tarafları zalimliğe yönlendirdiğini göremiyor.
İnegöl’de ve Hatay’da hangi tarafla konuşsanız; kimlikleri değişiyor ama söylem aynı. Herkesin ilk sözcüğü ‘kardeşlik ve kız alıp vermeyle’ başlıyor. Ama cümleler uzadıkça öfkeler iyice açığa çıkıyor. 30 yıldır yaşanan savaşın böyle toplumsal saldırganlığa dönüşmediğini vurgulayan yazarlar, çareyi provokasyona sığınmakta buluyor.
Provokasyon elbet var ama şehit cenazesinin hıncını kapı komşusu Kürtlerden almak istemenin başka bir yönü var. Ve ne yazık ki bu da PKK’nın Reşadiye’den beri sürdürdüğü ‘ki bazıları ısrarla bunun da provokasyon olduğu gafletinde hâlâ’ batıdaki Kürtleri hazır kıta etme oyununun başarılı olması.
Doğudaki Kürtler PKK’nın kendilerine cennet değil tam da cehennemi sunduğunu çok acı deneyimlerle yaşadılar. Bakmayın siz ‘irademiz Öcalan’dır’ söylemlerine. Halkın büyük çoğunluğu şiddetin daha çok şiddet getirdiğini gördü ve Öcalan’ın değil kendi iradesine sarılmak istiyor. Ve o yüzden kolay yem olmuyorlar. PKK da yönünü batıya çevirdi. Zorunlu göçlerle gittikleri Batı’da, güç bela hayata tutunmaya çalışan Kürtlere. Onları kazanmanın tek yolu ise, yeniden Kürt diye ayrımcılık ve şiddet görmelerini sağlamak.
Türklerin kapı komşusuna sarılmasının ise başka bir boyutu var. O da gerek demokratların gerekse liberal ve sol çevrelerin Kürt meselesinin çözümünün PKK’nın iradesini tanımak olduğu sanma yanılgısı ve bu yöndeki çabaları oldu. Kısacası hepimiz PKK‘lıyız diyebileceğimiz bir süreç. Kürtlerin de bunu desteklemesi. Oğlu güneydoğuda şehit olan baba, PKK ile kapı komşusu Kürt’ü kendince ayırdığı için ona saldırmayı hiç düşünmedi, öfkesine ona yöneltmedi. Ama ısrarla dillendirilen ‘Her Kürt PKK’lıdır’ imajı işte bu toplumsal öfkeyi tetikledi.
Yaşadığım sokaktaki deneyimlerimden söz etmek isterim yeri gelmişken. Yaklaşık 4 yıldır aynı sokakta oturuyorum ve ilk taşındığımız yaz mahalledeki kavga potansiyelinden epey ürkmüştük doğrusu. Bütün gün yan handa çalışan kadınlar, balkonlarda birlikte çay içen erkekler haftada bir iki kez çok küçük bir bahaneyle (bazen çocukların dalaşması bazen balkondan silkelenen bir halı) bıçakların ve silahların çekildiği kavgalara girişiyorlar. Çoğu kez olaylar polisin gelmesiyle ancak sonuçlanabiliyordu. Ben bir daha yüz yüze bakmazlar derken, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlardı. Bu yaz ise kavgalar başka boyuta taşındı. Taraflar kavga sebeplerini Kürt ve terörist olmaya, Laz, Karadenizli gibi ayrımlarla açıklıyorlar. Sebep halı silkmesi olsa bile cinsiyetçi küfürler yerini etnik küfürlere bırakmış durumda.
Bu toplumsal infialin önlenmesinde herkese büyük sorumluluk düşüyor. MHP ve BDP yöneticilerinin önce kendilerini, sonra da tabanlarını itidale davet etmeleri gerekiyor. Yıllarca ülkücüleri sokaktan, şiddetten uzak tutmaya çalışmasıyla, beyaz çoraba kadar ayrıntılı hassasiyetiyle takdir edilen Bahçeli’nin gereksiz saldırganlığından uzaklaşması çok önemli. BDP’nin içini boşalttığı ‘barış’ kavramına eski saygınlığını kazandırması, Adana’da çocukları korsan gösteriye hazırlayan ilçe başkanı gibi şiddetten başka çözüm getirmeyen politikalarından vazgeçmesi de elzem.
Ama yine de asıl sorumluluk Başbakan ve partisindedir bana kalırsa. Açılımdaki kararlılıktan başka çıkacak yolumuz kalmadı. İnegöl ve Hatay’daki olayları ‘rant kavgaları’ iyimserliğine kapılmayıp tam da etnik çatışmanın başlangıcı olduğunu ve bunun da en büyük sebebinin zorunlu göçler olduğunu iyi görmesi gerekiyor hükümetin. Açılım politikalarında ‘zorunlu göç’le ilgili hem istatistiki çalışmaların hem de rehabilitasyon çalışmalarının varlığı artık elzem hale gelmiştir. Bu konu sivil toplum kuruluşlarının tesbitleriyle çözülecek değildir. Devletin yerinden ettiği Kürtlere hem onurlarını geri vermesi, hem de bu yolda yaşadıkları yaraların en azından maddi olanlarını sarması gerekiyor. Kürtlere 90’lı yılların geri kaldığını, samimi politikalarla göstermesi gerekiyor. TMK mağduru çocuklar konusunda gösterdiği duyarlılığı Van’da Canan’la birlikte 351 olan çocuk ölümleri konusunda da göstermesi şart. Ceylan Önkol ve Canan Saldık’ın ölümüne sebep olanların tesbitinin ve bu konudaki adil bir yargılamanın, bilerek veya bilmeyerek tetiğe basan elleri durduracak tek girişim olduğunu önemsemesi lazım. Kısacası sadece referandum için değil bütün zulümler ve zalimler karşısında ‘durmak yok yola devam’ demesi lazım.
Ve; Türk-Kürt, laik-dindar, sağcısolcu kısacası hepimizin yönünü ve gönlünü ‘fil hikâyesi’nden resmin tamamına çevirmesi de elzem. ‘Rabbena hep bana’ anlayışından, ‘ben ne katabilirim’ duyarlılığına ulaşmamız gerekiyor. Suçu da çözümü de başkasının üstüne atma lüksümüz kalmadı. Hepimizin elimizi bu taşın altına, karşıdakinin ne kadar koyduğunu veya koymadığına takılmadan koymamız lazım.
(Taraf Gazetesi 05/08/2010)
Henüz Yorum Yapılmamış