Biz, Çocuklarımız ve Medya
Çocukluğu 70’li yılların sonu ve 80’li yılların başlarında geçenler hatırlayacaklardır. O yıllarda yerli üretimin az olmasının da etkisiyle olsa gerek, Amerikan retoriğinin bariz simgelerinden olan “O senin sorunun” repliklerinin bolca yer aldığı siyah beyaz kovboy filmleri sıkça gösterilirdi.
(Doğrusu bu yaşıma geldim hala en kızgın anımda bile karşımdakine şöyle üstüne basa basa “O senin sorunun” diyebilmenin hazzını yaşayamadım. Ailenin en büyük çocuğu olarak büyümenin etkisini bir tarafa bırakırsak, kültür endüstrisi bu anlamda bendeniz üzerinde pek başarılı olamamış demek ki.(!))
İzletildiği dönemlerde Türk izleyicisine Hıristiyanlık propagandası yapıldığı gerekçesiyle, yakınlarda da yeni bir eleştiriye maruz kalan “Küçük Ev” dizisini de, ne yalan söyleyeyim beğenerek izlerdim. Aile birlikteliğinin önemine, aile üyelerinin zor zamanlarda birbirlerine destek olmalarına, zor şartlarda da olsa pes etmemeye, çalışarak, hak ederek kazanmaya ait değerlerimin oluşmasında demesem de, perçinlenmesinde o dizinin çocuk ruhum üzerinde olumlu etkileri olduğunu düşünüyorum. Hıristiyanlığa ait figürlere, kilise ve dua görüntülerine dair hiçbir vakit bir özenti duyduğumu hatırlamıyorum. Bilakis, tüm zor şartlara direnebilmekte inancın ve imanın önemini çocuk kalbimde hisseder, kendi dinime ait değerlere sevgim artardı. Meğer böyle yaparak, medya teorilerinde yer alan “Tersine Okuma” yı gerçekleştiriyormuşum. Bunu da yıllar sonra “Medya Sosyolojisi” alanında yüksek lisans tezimi hazırlarken öğrenecektim. Bu konuya biraz sonra değineceğim.
O dönem çizgi filmleri deyince aklıma ilk gelen Şeker Kız. Şeker kız Candy çalışkan, onurlu, zor şartlarda ayakta kalabilen ve her şeye rağmen iyi olmayı sürdürebilen bir kızdı. Ya da bendeki izleri öyleydi en azından. Yani henüz şimdiki kız çocuklarının zihnine seküler ve ticari imgelerle kazınan Barbie bebeğe doğru evrilmemişti o zamanlar. (Bu arada günümüzde saniyede iki Barbie bebeğin satıldığını üzülerek hatırlatırım)
Alpler’in iyi kalpli kızı Heidi ve onun despot mürebbiye Bayan Rottenmayer’ın tüm engelleme girişimlerine rağmen, çocuksu içtenliği ve sevgisiyle tekrar hayata döndürdüğü Klara’yı hala unutmadım.
Şirinler hakkında çıkan söylentileri ilk duyduğumda sanırım 20’li yaşlardaydım. Yani artık onları izlemeyecek kadar büyümüştüm. Fakat çocukken onları da iple çektiğimi hatırlarım.
( Şirinler hakkında daha sonradan ortak bir köyde yaşadıkları, Şirin Baba’nın kırmızı şapkası ve sakallarından dolayı Marks’a, Gargamel’in kıyafetinden dolayı rahibe benzetildiği gibi iddialar ortaya atılmıştı. Ve bu yüzden kominizm propagandası yaptığı söylenmişti. Bu iddialar yüzünden Batı’da bazı çocukların, ebeveynleri yasakladığı için Şirinler’i gizli gizli izlediğini sonradan öğrenecektim. Neyse ki bizim ailelerimiz o kadar bilinçli değillerdi ve bizde komünist falan olmadık çok şükür (!))
Wikingler, Taş Devri ve hala bazı büyüklerin zevkle izlediği Tom ve Jerry’i de anmadan geçmeyelim.
Bunları niye anlatıyorum. Maksadım sizi anılarınıza doğru nostaljik bir gezintiye çıkartmaktan ziyade, kendi çocukluğunuzun dünyasından çocuklarınızın dünyasına bakmanızı sağlamak. Böylece farkı ve aslında tehlikeyi tüm şiddetiyle göstermeye çalışmak.
Yukarıda adları geçen film ya da çizgi filmlerin kendimden yola çıkarak çocuk ruhu üzerindeki tesirlerini anlattım. İnanıyorum ki şimdinin orta yaş kuşağını oluşturan dönemin çocuklarının büyük çoğunluğu da, hemen hemen aynı tesirleri almıştır. Yani o günlerde “Varyemez Amca”yı seyrettiği için kapitalistleşen ya da “Şirinler”’i izlediği için komünist olanlar olduğuna inanmıyorum.
Niye mi? Sondan söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim. Çünkü biz tabiri caizse “SAĞLAM ÇOCUKLARDIK” da onun için.
Henüz kapitalist ve küresel rüzgârlar kuvvetle esmeye başlamamıştı.
Çekirdek aileler yaygın değildi. Böyle olunca da hala birçoğumuzun evinde dedelerimiz, anneanne ya da babaannelerimiz vardı. Ve biz kadim kültürümüze ve geleneksel değerlerimize ait olan kodları direkt birinci elden, onlardan alabiliyorduk.
Sabah ezanlarıyla dükkânlarını açan, namaz vakitlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye koşan eli tesbihli, ağzı dualı, kanaatkâr ve vakur insanlardı onlar. İçlerinde Kurtuluş savaşına katılmış olanlar vardı. (Dedem bu gazilerden biriydi. Vefat ettiğinde 5-6 yaşlarındaydım. Cami avlusunda şadırvanın su sesi eşliğinde O’nun kendi yaşıtı olan yaşlı dedelerle namaz vaktini bekleyişlerine eşlik etmek en büyük zevkimdi.
Ninelerimiz , dedelerimiz şehit ya da gazi çocuklarıydılar. Babasızlığın da yokluğun da ne demek olduğunu bilen insanlardı. ( Diğer dedem, babası 14 yıl sonra Yemen cephesinden döndüğünde kimsenin uzun müddet inanamadığını babasından naklen sık sık anlatmıştır.) Ama hep şükürlü hep duada olan insanlardı.
Yine o dönemlerin ağırlığının insan ruhunda açtığı yaraların hafifletilmesinde, hayatın anlam haritalarının yerine oturtulmasında tasavvuf ve tarikatlerin bu topraklarda çok büyük rolü olduğuna inanıyorum. Özellikle İnönü döneminin bütün despotluklarına rağmen halk gizli gizli bu olguyu beslemeyi ve yaşatmayı sürdürdü. Ve o alemin tatlı esintilerini bizim çocuk ruhlarımıza bir nebze de olsa taşıyabildiler. ( İlk zikir halkasına girişim anneannem sayesinde 9 yaşlarıma rastlar). Velhasıl anne balarımızı yetiştiren insanlar, kadim kültürümüzden beslenen insanlardı. Onlar o insanların elinde yetişmekle şanslıydılar. Bizim kuşak da kısmen de olsa bu kodları devşirmiş olmakla, bir noktaya kadar şanslı addedilebilir.
Ya bizden sonrakiler? Onlar bizim gibi, yaşayan örneklerle birlikte büyüme şansına sahip değiller. Artık aileler çekirdek aile. Özellikle büyük şehirlerde “çalışan anne” olgusu giderek yaygınlık kazanmış durumda. Çocukları önce bakıcılar, sonra kreşler daha sonra da televizyon büyütüyor. Anne çalışmasa da eğer bilinçli değilse “elektronik dadı” olarak gördüğü televizyonun ellerine emanet ediyor çocuğunu. Ve çocukların izlediği en masum yapımlar olarak kabul edilen çizgi filmler bile, bizim zamanımızın çizgi filmleri gibi masum değil artık! Tuzaklar teknolojiyle el ele verip daha karmaşık ve incelikli kurgulanıyor.(25. kare denen bir durum var ki, bu tehlikenin en iyi örneklerinden. Bu bir sonraki yazımızın konusu olsun kısmetse.)
En önemlisi yukarda bahsettiğim “Tersten Okuma”. Çocukluğumuzda izlediğimiz yapımların arka planında gerçekten ideolojik bir mesaj kurgulanmış olabilir mi? Pekâlâ olabilir. Bununla birlikte bazı medya teorilerine göre zayıf da olsa, alıcı mesaj karşısında tümden pasif değildir. Kendi zihinsel kodlarını devreye sokar.Mesaj kodlara uygun değilse uyan kısımlarını alır. ( Tabi iletişim araçlarının bugünkü tazyikinde bu teori ne kadar işe yarar tartışılır.)
“Biz sağlam çocuklardık” derken kasdettiğim buydu. Zihinsel kodlarımız sağlamdı. Çünkü bizzat yaşayan örneklerinden tevarüs edilmişti. Anlam haritalarımıza denk düşeni alıp diğerlerini çöpe atabiliyorduk. Ya da anlam haritamıza denk düşecek şekilde dönüştürebiliyorduk. (Benim “Küçük Ev” ile ilgili tecrübemde olduğu gibi)
Oysa yeni nesiller için bu durum geçerli değil. Onlar toplum içindeki rol ve davranışlarını geleneksel kültür taşıyıcılarından değil, iletişim araçlarından alıyorlar. Açığa çıkan tüm boşlukları teknoloji kendi kodlarıyla dolduruveriyor.
Bu noktada bir milletin geleceği adına karşımıza büyük bir tehlike çıkıyor.
Evet, eski insanlar sert rüzgârlara karşı da bir çınar gibi ayakta kalabilecek kuvvet ve dirayette idiler. Günümüzden bakınca o insanlara şairin dediği gibi seslenmek yanlış olmaz.“Hezar gıpta o devrin kadim efendisine, ne kendi benzer kimseye ne kimse kendisine.
Ya bizden sonrakiler?
Gelecek yazıda devam etmek üzere, İzzet Molla’nın yaşadığımız çağı çok güzel özetleyen aşağıdaki beyiti ile veda ediyorum.
Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül hamuş, havz tehi, gülistan harab
Hamuş: Sessiz
Tehi: Tenha
ayse.zorlu@10yazar.com