Birbirlerine baktılar, sadece baktılar öylece.
Neden böyle düşünüyor bazıları diye üzülmüştüler. Sonuçtan öte sonuca boyun eğenlere üzüldüler. Sonuçlara bakarak yürümek için sözleşmemişlerdi oysa. Sonuçlar ve şartlar daha başlarken aleyhlerindeydi zaten.
Kimileri ayrıntılarda boğulmuştu kimileri de çatının kiremitlerinin rengiyle uğraşıyordu. Temeli sarsmak için çukur kazanların olduğu haberini aldılar.
Zarif ihanetler yaşadık dedi hüzünle birisi.
Neden yaptıklarını bilmeden temiz ve duru biçimde baktı yüzlerine.
Not ettim birçok şeyi ama dedi.
Mütereddit olmak için bir sebep yoktu diye düşündüler.
Düşünsene dedi; Merhum Aliya 10 yıllık hapishane hayatına ve büyük Bosna katliamlarına rağmen hiç umudunu kaybetmeden etrafındaki bir avuç inanmış insanla ayakta kalmayı başardı. Ve Bosna Devleti’ni kurdu.
Düşünsene dedi; Bütün Avrupa’nın ve dünyanın gözü önünde bir avuç Avrupalı Müslüman Boşnak halkının üzerine çullandılar ama yine de pes etmedi Aliya. Tam bir kâbus yaşadı Bosnalı Müslümanlar.
Diğer dedi ki; Aliya’nın direnci hiç kırılmadı ve umudunu hiç kaybetmedi. Kendi çevresindekilerden ihanet edenler oldu ama yine de doğru bildiği yolda yürümek konusunda hiç tereddüt etmedi.
Bir başkası söze girdi; Mostar Köprüsü’nün yıkılması bile (hayatımın en acı günlerinden biridir der Aliya o an için) umudunu kırmadı. Ne büyük teslimiyet helal olsun, helal olsun.
Günlerce Aliya’yı, Erbakan’ı ve diğerlerini konuştular. Başkaları için değil kendileri için anlattılar birbirlerine onların gerçek hayat öykülerini.
Dertleri hatalı ve suçlu aramak değildi.
Sorguladıkları başka bir şeydi.
Neden zaaf gösteriyoruz ki diye soruyorlardı ve sorguluyorlardı kendilerini.
Bir gün birisi çıkıp geldi yanlarına.
- Bitti bu iş dedi.
- Neden bitecekmiş dedi içlerinden biri biraz da sinirli ve burun kanatlarını açarak.
- Neden bitecekmiş açıklar mısın? Diye söylendi diğeri.
- Sizin için bitmiş olabilir, biz daha yeni başladık dedi öteki.
- Olmaz öyle şey emeğimiz var, emeği olanlara saygı duymalısınız dedi bir başkası.
Artık o saatten sonra “bitti” diyenin sözünü duydular ama dinlemediler. O konuştu, onlar itiraz etti. Sonunda “bitti” diyenin söyleyecek sözü kalmadı, sözü tüketti ve gitti yanlarından.
O gün anladılar ki; O adam meğer yalnız kalmış.
Tamam dediler, anlaşıldı.
O halde “biz şimdi ne yapabiliriz” diye düşünmeye başladılar.
Konuştular, tartıştılar, sordular, soruşturdular ve “biz devam ediyoruz” dediler.
Kimse kalmasa da biz devam edeceğimizi herkese söyleyelim.
Biliyorlardı kendileri gibi düşünen onlarcası adam vardı.
“Allah hiç kimseye kaldırabileceğinden fazla bir sorumluluk yüklemez” dedi içlerinden biri.
Her şey bitmiş gibi davranıyordu kimileri ama onlar evlerine geri dönmediler günlerce. Evlerinde oturamadılar, yatamadılar, uyuyamadılar.
Dışarıdan bakanlar “yahu ne konuşuyorsunuz her gün her gün böyle” diye gülüyorlardı.
Birbirlerine sükûnet ve inanç telkin ettiler her buluşmalarında. İnanmışlığın ve direncin ne zor iş olduğunun ayırdına vardılar bir kez daha.
Birbirlerine bağırdıkları ve kızdıkları da oldu.
Senin yüzünden diye başlayanlar cümleler de kurdular bazen.
Ama hiç nefis meselesi yapmadılar bu bağırmaları. Kalktılar, yürüdüler, koştular, meydan okudular her şeye rağmen.
Yenilmişliğe ve mütereddit olanlara meydan okudular.
Tıpkı “Yedi Güzel Adam” gibi.
Sayıları üç, beş, yedi değildi. Ama Yedi Güzel Adam gibi bir duruşları vardı sanki. Yedi Güzel Adam’ı hiç konuşmamışlardı oysa.
Ama hikâyeleri onlara benzedi.
Henüz Yorum Yapılmamış